Kayser Herakliyus'un Çekmecesinde Sakladığı Peygamber Resimlerini İslâm Elçilerine Gösterişi
Hz. Ebu Bekir de, Rum Kayseri Herakliyus'u İslâmiyete davet etmek üzere, Hişam b. Âs el-Emevî'yi, Nuaym b. Abdullah'ı, Ubâde b. Sâmit'i, Amr b.Âs'ı, Adiyy b. Ka'b'ı elçiler olarak gönderdi.
Gönderilen elçilerden bazıları, bu husustaki hatıralarını şöyle anlatmışlardır:
“Rum hükümdarını İslâmiyete davet edelim diye, hayvanlarımıza binip yola çıktık. Dımaşk'a vardık.
O zaman, Şam ülkesi, Herakliyus adına, Cebele b. Eyhemü'l-Gassânî'nin idaresinde idi.
Şam'a girmek için izin istedik, izin verildi.
Cebele, bize bakınca, hoşlanmadı. Emretti, bir tarafa çekilip oturduk. Kendisi ise, özel minderde, ileri gelenadamlarıyla birlikte oturmakta idi.
Bizimle konuşmak ve söyleyeceklerimizi kendisine eriştirmek üzere, bize bir adam gönderdi.
'Vallâhi, biz hiçbir zaman elçi ile konuşmayız! Biz ancak hükümdara gönderildik!' dedik.
Elçi, gidip bunu anlatınca, Cebele oturduğu minderden inip başka bir mindere oturdu.
Bizim yanına kadar gelmemize izin verdi.
Cebele'nin üzerinde kara, kaba bir elbise vardı.
Çevresine bakıldığı zaman, herşeyin de kapkara olduğu görülüyordu.” Cebeleye:
“Senin şu kara, kaba giymenin sebebi nedir?” diye sorulunca, Cebele:
“Sizi bütün Şam'dan, beldelerimden çıkarıp giderinceye kadar, bunu adak olarak giyeceğim ve üzerimden çıkarmayacağım!” dedi.
İslâm elçileri:
“Sen biraz yumuşak davran ve acele etme! Vallahi, sen şu oturduğun yerden bizi menedinceye kadar, biz onu muhakkak senden alacağız! Vallahi, biz burayı inşaallah senden de, en büyük kraldan da alacağız! Bunu, bize Peygamberimiz aleyhisselâm haber verdi!” dediler.
Cebele İslâm elçilerinin konuşmak istediklerini konuşmalarına “Konuşunuz!” diye izin verince, Hişam b. Âs konuşmaya başlayıp onu Allah'a imana davet etti, İslâmiyete davet etti.
Ubâde b. Sâmit der ki:
“Biz, onu böylece Allah'a imana ve İslâmiyete davet ettikse de, hayra ermeyi kabul etmedi.
Cebele: 'Demek, siz Sümerâsınız ha?' dedi.
Ona: 'Sümerâ, ne demek?' diye sorduk. Cebele: 'Siz onlar değilsiniz!' dedi.
Ona: 'Ya kimlermiş onlar?' diye sorduk.
Cebele: 'Onlar, geceleri namaz kılan, gündüzleri oruç tutan bir kavimdir!' dedi.
Biz de: 'Vallahi, biz onlarız! Geceleri namaz kılar, gündüzleri oruç tutarız’ dedik.
Cebele: 'Sizin namazınız nasıldır?' diye sordu. Kendisine namazımızı tarif ettik.
Cebele: 'Sizin orucunuz nasıldır?' diye sordu.
Ona orucumuzu da tarif ettik.
Cebele bize daha başka şeyler hakkında da sorular sordu. Sorularının cevaplarını verdiğimiz zaman, Allah bilir ki, yüzünü kara bürüdü, yüzü kapkara oldu, tencere karasına döndü. Azarlandık.
Bize: 'Kalkın!' dedi. Krala gönderilmemizi, adamlarına emretti.
Bizi, elçiler ve kılavuzlarla birlikte Rum kralına yolladı.
Kostantiniyyeye (İstanbul'a) yaklaştık. Şehrin kapısına vardık. Hayvanlarımızın üzerinde olduğumuz halde, sarıklarımızı ve kılıçlarımızı düzenledik.
Bizimle birlikte gelen elçi:
'Şu hayvanlarınız kralın şehrine sokulmaz! Size, isterseniz katırlar, isterseniz eğerli ve uysal atlar getireyim, getirelim. Sizi eğerli, uysal atlara ve katırlara bindirelim. Eğerli uysal atlar ve katırlar getirinceye kadar, siz burada durup bekleyin' dedi.
Biz: 'Hayır! Vallâhi, biz bulunduğumuz gibi, hayvanlarımızın üzerinde olmadıkça, buraya girmeyiz!' dedik.
Kaysere: 'Onlar şehre atlar ve katırlar üzerinde girmeyi kabul etmiyorlar!' diye haber gönderdiler.
Kayser 'Onların yollarını açın!' diyerek şehre hayvanlarımızın üzerinde girmemize emir, izin verince, hemen kılıçlarımızı kuşandık, hayvanlarımıza bindik. Sarıklarımızı sarınmış, kılıçlarımızı kuşanmış olarak, hayvanlarımızın üzerinde şehre girdik.
Kostantiniyye (İstanbul) halkı, bizi böyle, sarıklarımıza sarınmış, kılıçlarımızı kuşanmış olduğumuz halde hayvanlarımızın üzerinde görünce, şaşırdılar.
Kayserin sarayının kapısına kadar vardık. Hayvanlarımızı sarayın duvarının dibinde ıhdırdık.
Kayser o sırada sarayının yüksek bir odasında oturuyor ve bize bakıyor, yanında da kumandanlar ve Rum ileri gelenleri bulunuyordu.
Başımızı kaldırıp yüksek sesle: 'Lâ ilahe illallâhu vallâhu ekber!' diyerek tekbir getirdik. Allah bilir ki, bütün saray, rüzgârın hurma ağacını salladığı gibi sallandı.
Kayser, bize: 'Dininizi bana böyle kapımda açıklamanız sizin için uygun değildir!’ diyerek acele haber gönderdiği gibi; 'İçeri girin!' diye de haber gönderdi.
Kayserin yanına girdik.
Kayser, kendisine mahsus yüksek bir minderde oturuyordu. Meclisindeki, çevresindeki herşey kırmızı, üzerindeki elbise de kırmızı idi. Kumandanlar ve Rum ileri gelenleri de yanında bulunuyordu.
Kendisine söylemek istediğimiz şeyi elçiye söylememizi isteyince: 'Hayır! Vallâhi, biz elçi ile konuşmayız! Biz, ancak krala gönderildik! Eğer sen bizim seninle konuşmamızı istiyorsan, bize izin ver, seninle konuşalım' dedik. Selâm vermeden, yanına girdik.
'Lâ ilâhe illâllah!' dedik. Allah bilir ki, saray sallandı! Hatta Kayser ve adamları, başlarını kaldırdılar.
O sırada, Kayserin yanında, açık ve güzel Arapça bilen bir adam bulunuyordu.
O, bize: 'Oturunuz!’ diye işaret edince, bir tarafa çekilip oturduk.
Kayser, gülerek: 'Beni aranızdaki selâmla selâmlamaktan sizi meneden nedir? Peygamberinizi selâmladığınız selâmla beni selâmlamaktan sizi men eden nedir?’ diye sordu.
'Sizin beni aranızdaki selâmınızla selâmlamanız gerekmez mi idi?’ dedi.
Ona: 'Bizim seni aramızdaki selâmımızla selâmlamamız sana, senin selâmlandığın selâmla selâmlamamız da bize helâl olmaz! Ne bizim peygamberimizi selâmladığımız selâmla seni selâmlamamız sana helâl olur, ne de senin selâmlandığın selâmla seni selâmlamamız bize helâl olur' dedik.
Kral: 'Sizin aranızdaki selâmınız nasıldır?’ diye sordu. 'Esselâmü aleyke'dir!', 'Esselâmü aleyküm'dür! Cennetliklerin selamıdır' dedik.
Kral, bize: 'Siz peygamberinizi de mi bununla selâmlarsınız?’ diye sordu. 'Evet!' dedik.
Kral: 'Hükümdarlarınızı nasıl selâmlarsınız?' diye sordu. 'Bununla selâmlarız’ dedik.
Kral: 'Size verilen selâma da mı bununla karşılık verirsiniz?' diye sordu. 'Evet, bununla! Böyle! dedik.
Kral: İçinizden, peygamberinize herhangi bir şeyde vâris olan var mı?' diye sordu. 'Yoktur! Bir kimse, ölünce vârisini veya yakınını bırakır; vârisi veya yakını, ona vâris olur. Fakat Peygamberimize bizden, hiçbir şeyde vâris olan olmamıştır!' dedik.
Kral: 'Hükümdarınızda da, hal böyle midir?' diye sordu. 'Evet!' dedik.
Kayser: 'Sizi katınızda, en büyük kelâmınız nedir?' diye sordu. 'Lâ ilâhe illâllâh! Lâ ilâhe illâllâhu vallâhu ekber!' dedik. Deyince, saray tekrar sallandı!
Kayser gözlerini açtı, tavana doğru baktı ve: 'Siz bu kelimeyi söyleyince, oda sallandı ha!' dedi.
'Evet!' dedik.
Kayser: 'Siz bunu düşmanlarınızın beldelerinde söylediğiniz zaman, tavanları sallanır mı?' diye sordu.
'Hayır!' dedik.
Kayser: 'Siz bunu kendi beldelerinizde söyleyince, tavanlarınız sallanır mı?' diye sordu.
Biz: 'Hayır! Biz bunun böyle yaptığını hiç görmedik! O bu şeyi ancak senin yanında yaptı. O, bize öğütten başka birşey olamaz!' dedik.
Kayser, yanında oturanlara dönerek: 'Ne güzel doğru söz!' dedi ve: 'Siz, şehirleri fethettiğiniz sıralarda ne dersiniz?' diye sordu. 'Lâ ilâhe illâllâhu vallâhu ekber, deriz' dedik.
Kayser:
'Lâ ilâhe illâllah dediğinizde, O'nunla birlikte ortak yok! O'nunla birlikte hiçbir şey yok; Vallâhu ekber dediğinizde de, Allah herşeyden büyüktür! O'ndan daha büyük birşey yok! Onun eni boyu yok, demek istiyorsunuzdur herhalde?’ dedi.
'Evet!' dedik.
Kayser bize birtakım şeyler daha sorduktan ve cevaplarını aldıktan sonra:
'Sizin namazınız ve orucunuz nasıldır?' diye sordu. Bunları da kendisine anlattık. Kayser bizim güzel, büyük bir yerde ağırlanmamız için, ilgililere emir verdi ve bize de: 'Kalkınız!' dedi.
Orada üç gün kaldık. Kayserin, sabah ve akşam, bize lütuf ve ikramları geldi.
Kayser geceleyin bize haber gönderdi. Yanına girdik. Kendisinin yanında hiç kimse yoktu. Kayser oturmamızı emretti, oturduk. Kendisine söylemiş olduğumuz sözleri tekrarlamamızı istedi, onları tekrarladık.
Kayser hizmetçisini çağırıp ona birşey söyledi. Hazırlattığı, büyük ve altın işlemeli, dörtköşe çekmece gibi birşeyi getirtti.
Çekmecenin birçok küçük ve kilitli gözleri vardı.
Kayser, gözlerden birisini açtı.
Oradan, siyah ipekli bir bez parçası çıkarıp yaydı.
Bezin üzerinde, ak benizli, yüzü ayın ondördü gibi parlak, uzun boylu, çok saçlı, saçı iki bölük halinde örgülü, büyük gözlü, uzun boyunlu, kalın baldırlı, sakalsız bir insan resmi vardı.
Kayser, bize: 'Bunu tanıyor musunuz?’ diye sordu.
Biz: 'Hayır!' dedik.
Kayser: 'Bu, Âdem'dir!’ dedi. Onu çıkardığı yere koydu.
Sonra, başka bir göz açtı. İçinden siyah ipekli bir bez parçası çıkarıp yaydı.
Üzerinde, ak benizli, çok saçlı, hüzünlü, kederli, güzel yüzlü, güzel sakallı, büyük başlı, kıvırcık saçlı, kalın baldırlı, gözlerinde kırmızılık bulunan, büyük gözlü, iki omzunun arası geniş olan bir insan resmi vardı.
Kayser, bize: 'Bunu tanıyor musunuz?’ diye sordu.
Biz: 'Hayır!' dedik.
Kayser: 'Bu, Nuh'tur!' dedi. Kayser, onu da çıkardığı yere koydu.
Sonra, başka bir göz açtı. Gözün içinden, siyah ipekli bir bez parçası çıkarıp yaydı.
Bezin üzerinde, ak tenli, ak sakallı, ak saçlı, güzel gözlü, açık alınlı, uzunca yanaklı, güzel yüzlü, gülümser gibi bir zâtın resmi vardı.
Kayser, bize: 'Bunu tanıyor musunuz?’ diye sordu.
Biz: 'Hayır!' dedik. Kayser: 'Bu, İbrahim'dir!' dedi. Kayser onu da çıkardığı yere koydu.
Sonra, başka bir göz açtı. Gözün içinden, siyah ipekli bir bez parçası çıkarıp yaydı. Bezin üzerine, aktenli bir insan resmi çizilmiş olup, Peygamberimiz Muhammed aleyhisselâma göre çizilmişti. Ona bakınca, kendi kendimize: 'Peygamberimiz Muhammed aleyhisselâm! Vallahi, Resûlullah aleyhisselâm!' dedik ve ağladık.
Kayser 'Size ne oluyor? Siz bunu tanıyor musunuz?' diye sordu.
Biz: 'Evet! Bu, bizim peygamberimiz Muhammed aleyhisselâmın resmidir!' dedik.
Kayser: 'Size Allah adına, dininiz adına and veriyorum! Bu, sizin peygamberinizin resmidir' dedi. Biz: 'Evet! Bu, peygamberimizin resmidir! Allah ve dinimiz adına yemin ederiz ki; bu, peygamberimizdir!
Sanki onu sağ olarak görür gibiyiz! Sanki ona sağ olduğu halde bakıyor gibiyiz!’ dedik.
Allah bilir, Kayser ayağa kalktı, sonra oturdu ve: 'Allah aşkına! Bu, gerçekten o mudur?' dedi.
Biz: 'Evet! Gerçekten odur. Sanki biz ona bakıyor gibiyiz!’ dedik.
Kayser ona bir müddet baktı durdu.
Sonra da: 'Bu resim, gözlerin en sonuncusunda idi. Fakat ben onun üzerinizde ne etki yapacağını bileyim, göreyim diye, çıkarıp göstermekte acele ettim’ dedi. Sonra da, onu çıkardığı yere koydu.”
∞
İslâm elçileri, Kayserin sarayında gördükleri peygamber resimleri hakkındaki anılarını anlatmaya şöyle devam etmişlerdir:
“Kayser çekmeceden başka bir göz açtı ve içinden siyah ipekli bir bez parçası çıkardı.
Bezin üzerinde, esmer tenli, kaba sakallı, çukur gözlü, dudaklarını büzmüş, yüzünü ekşitmiş, kıvırcık saçlı, sert ve hiddetli bakışlı, öfkeli bir insan resmi vardı.
Kayser, bize: 'Bunu tanıyor musunuz?’ diye sordu.
Biz: 'Hayır!' dedik.
Kayser: 'Bu, Musa'dır!' dedi.
Musa aleyhisselâmın yanında, ona benzeyen ve fakat başının saçı yağlı, geniş alınlı, gözünün siyahında burnuna doğru akıklık bulunan bir insan resmi vardı.
Kayser, bize: 'Bunu tanıyor musunuz?’ diye sordu.
'Hayır!' dedik.
Kayser: 'Bu, Harun b. İmran'dır!' dedi.
Sonra, onu eski yerine kaldırıp, çekmeceden başka bir göz açtı ve içinden beyaz ipekli bir bez parçası çıkardı ki, üzerinde esmer tenli, düz saçlı, orta boylu, güzel yüzlü, öfkeli gibi bir insan resmi vardı.
Kayser: 'Bunu tanıyor musunuz?’ diye sordu. 'Hayır!' dedik.
Kayser: 'Bu, Lût’tur!' dedi.
Kayser başka bir göz açıp, içinden beyaz ipekli bir bez parçası çıkardı ki, üzerinde kırmızıya çalar ak tenli, seyrek sakallı, ince burunlu, güzel yüzlü bir insan resmi vardı.
Kayser, bize: 'Bunu tanıyor musunuz?’ diye sordu. 'Hayır!' dedik.
Kayser: 'Bu, İshaktır!’ dedi. Sonra, başka bir göz açıp, içinden beyaz ipekli bir bez parçası çıkardı ki, üzerinde İshak aleyhisselâmın resmine benzeyen, fakat alt dudağında bir ben bulunan bir insan resmi vardı.
Kayser, bize: 'Bunu tanıyor musunuz?’ diye sordu. 'Hayır!' dedik.
Kayser: 'Bu, Yâkub'dur' dedi.
Sonra, başka bir göz açıp, içinden siyah ipekli bir bez parçası çıkardı ki, üzerinde kırmızıya çalar ak tenli, güzel yüzlü, ince burunlu, güzel boylu, yüzünde nur yükselen, huşuu yüzünden belli olan bir insan resmi vardı.
Kayser, bize: 'Bunu tanıyor musunuz?’ diye sordu. 'Hayır!' dedik.
Kayser: 'Bu, sizin peygamberinizin atası İsmâil'dir!’ dedi.
Sonra, başka bir göz açıp, içinden beyaz ipekli bir bez parçası çıkardı ki, üzerinde Âdem aleyhisselâmın resmini andıran, ak tenli, yüzü güneş gibi parlayan bir insan resmi vardı.
'Bunu tanıyor musunuz?’ diye sordu. 'Hayır!' dedik.
Kayser: 'Bu, Yusuf'tur!' dedi.
Sonra, başka bir göz açıp, içinden siyah ipekli bir bez parçası çıkardı ki, üzerinde kalın baldırlı, uzun bacaklı, at üstünde bir insan resmi vardı.
'Bunu tanıyor musunuz?’ diye sordu. 'Hayır!' dedik.
Kayser: 'Bu, Süleyman b. Davud'dur!' dedi.
Kayser, en sonra, bir göz açıp, içinden siyah ipekli bir bez parçası çıkardı ki, üzerinde ak tenli, simsiyah sakallı, çok saçlı, güzel gözlü ve güzel yüzlü, açık ve geniş alınlı elinde asa, sırtında softan kaftan bulunan bir genç insan resmi vardı.
Kayser, bize: 'Bunu tanıyor musunuz?’ diye sordu. 'Hayır!' dedik.’
Bu, İsa b. Meryem'dir!’ dedi.
Onu da çıkardığı yerine koyduktan sonra, vazifeliye emredip, çekmeceyi bulunduğu yerine kaldırttı.
Kaysere: 'Görmüş olduğumuz resmin Peygamberimiz aleyhisselâmın resmi olduğunu -kendisini sağlığında görmüş bulunduğumuz için- tanıdık. Öteki resimlerin -kendilerini görmediğimiz hal de-kimlere ait olduklarını nasıl bilelim, tanıyalım?
Peygamberler aleyhisselâmlara ait olmak üzere çizildiklerini anladığımız bu resimlerden, Peygamberimiz için çizilenin, kendisi gibi olduğunu gördük.
Bunlar size nereden geldi!' dedik.
Kayser: 'Âdem, çocuklarından gelecek peygamberleri göstermesini, Rabbinden dilemişti. Allah da, Âdem'e, onların suretlerini indirdi. Bunlar, Âdem'in, güneşin battığı yerdeki hazinesinde bulunuyordu. Zülkarneyn, onu güneşin battığı yerdeki yerinden çıkarıp Danyal'a verdi. Danyal da, o suretlere göre, bu suretleri ipek bezler üzerine aynen tasvir etti, geçirdi. İşte, bunlar, Danyal'ın çizdiği suretlerdir. Bu resimler, tevarüs yoluyla krallardan krallara geçe geçe, bana kadar gelmiştir!' dedi.
Bunun üzerine, Kayseri İslâmiyete davet ettik.
Kayser: 'Vallahi, nefsim mülk ve saltanatımdan ayrılmaklığımı hoş karşılasaydı, dininiz üzere size tâbi olmayı ne kadar arzu ederdim! Fakat nefsim hoş karşılamıyor!' dedi.
Bize güzel hediyeler verdi. Sonra, dönmemize izin verdi, döndük.
Ebu Bekir'in yanına vardık.
Ona, gördüğümüz şeyleri, Kayserin bize söylediği sözleri, bize gösterdiği yakınlığı anlatınca, Ebu Bekir ağladı ve Kayser hakkında:
'Miskin (zavallı)! Yüce Allah onun hakkında hayır dileseydi, muhakkak yapardı' dedikten sonra:
'Resûlullah aleyhisselâm bize haber verdi ki; onlar (Hristiyanlar) ve Yahudiler, Muhammed aleyhisselâmın na'tini, yanlarında, yanlarındaki Tevrat ve İncil'de bulmuşlardır.
Yüce Allah da:
'Onlar, yanlarındaki Tevrat ve İncil'de yazılı bulacakları o ümmî nebî olan Resûle tâbi olanlardır.
O, kendilerine iyiliği emr ve onları kötülükten nehy ediyor, onlara temiz şeyleri helâl, murdar şeyleri de üzerlerine haram kılıyor. Onlardan, ağıryüklerini, sırtlarında olan zincirleri indiriyor.
İşte, ona iman edenler, onu tazim edenler, ona yardım edenler ve ona indirilmiş olan, yanında bulunan Nur’a tâbi olanlar! Onlar, selâmete erenlerin ta kendileridir!' buyurmuştur' dedi.”
1 Ebu Nuaym, Delâil, c:1, s:50-53; Zehebî, Târîh, s:529,532-535; Beyhakî, Delâil, c:1, s:386-387388; Dineverî, Kitâbu'l-ahbâr, s:18; Muhyiddin b. Arabî, Muhâdarâtu'l-ebrâr, c:1, s:100; Alâüddin Ali, Kenz, c:12, s:466-467-469; Ebu'l-Fidâ, Tefsîr, c:2, s:252 ↩ metne dön
2 A'râf: 157 ↩ metne dön
3 Ebu Nuaym, Delâil, c:1, s:50-53,54-55; Beyhakî, Delâil, c:1, s:386-387-388-389-390; Dineverî, Kitâbu'l-ahbâr, s:19; Alâüddin Ali, Kenz, c:12, s:471; Zehebî, Târîh, s:531 ↩ metne dön
Kaynak: Herkul.org · Necdet İçel