C.) İRHÂSÂTIN İKİNCİ BÖLÜMÜNÜNÜN İÇİNDE YER ALAN “KÂHİNLERİN” EFENDİMİZ ALEYHİSSELÂM’DAN BAHSETMELERİDİR
Kehânet ve Çeşitleri
Kehânet; gaibden haber vermek, falcılık, bakıcılık etmek demektir. Kişinin işlerini gözeten, yöneten kimseye de, kethüda mânâsına olarak, kâhin denilir.
Kâhin; gelecek zamanda olacak şeylerden haber veren ve kâinatın sırlarına, gayb ilmine vâkıf olduğunu iddia eden kimse demektir.
Kâhinler; kendilerinin cinlerden tabileri bulunduğunu, onların görünüp kendilerine haberler getirdiklerini söylerlerdi. Kâhine arrâf ve müneccim de denilir.
Araplar, her ilim sahibine müneccim, tabibe de kâhin ismini verirlerdi.
Arrâflar sözün gelişinden, işten, halden soruşturup birşeyler anlarlar; bununla da, herşeye vâkıf olduklarını, çalınmış şeyleri, yitiklerin yerlerini vesâireyi bildiklerini iddia ederlerdi.
Medine Yahudîlerinden Kurayza ve Nadir kabilelerine de, kitab sahibi, anlayış ve bilgi sahibi oldukları için “Kâhinân=iki kâhin kabile” denirdi.
Önceleri, cinler, şeytanlar göklere çıkmaktan men edilmedikleri için, göklerin ses dinleme yerlerine sinerek, yeryüzünde vuku bulacak ölüm, yağmur... gibi hadiseler hakkında meleklerin kelâmlarından işitebildiklerini gelip kâhinlere haber verirler, onlar da bunları birtakım yalan dolanlarla doldurulmuş olarak halka söylerlerdi.
Peygamberimiz Aleyhisselâmın peygamber olarak gönderilmesi üzerine, cinler ve şeytanlar, göklere çıkmaktan, haber hırsızlığından men edildiler.
∞
Kehânetin Tarihçesi
Kehânetin tarihi de, Tûfan'dan çok öncelerine çıkar.
Nuh Aleyhisselâmın devrinde kâhinlik çok yaygındı. Nuh Aleyhisselâma muarız olan kral, çevre halkına yazı yazarak, tapılmakta olan putlardan başka ilâhlar olduğunu bilip bilmediklerini sormuştu.
Nuh Aleyhisselâmın öldürülmesini emreden de, o zamanın kâhini idi. İdris Aleyhisselâmın öldüğünü ortalığa yayan ilk kâhin de, şeytandı.
Kâhinlerin en büyükleri, Mısır'da bulunuyordu.
Kâhinlerin kehânetleri, yıldızlar üzerine idi. Kâhinler; bütün ilimlerin kendilerine yıldızlardan geldiğini ve gayb haberlerinin onlar tarafından verildiğini, tabiat sırlarının onlar tarafından öğretildiğini, bütün gizli ilimlerin onlar tarafından gösterildiğini iddia ederlerdi.
Kâhinler; türlü türlü tılsımlar düzerler, konuşur heykeller yaparlar, yürür sureti er çizerler, yüksek yüksek binalar çatarlar, tıp ilimlerini taşların üzerine kazırlar, düşmanları yurtlarından men edecek birtakım şaşılacak şeyler yaparlardı. Kâhinlerin Mısır'da 85 şehri olup, bunlardan 45'i yeraltında, 4O'ı da yerüstünde idi.
Her şehirde kâhinlerden bir başkan bulunmakta, kâhinlerin sayıları da binleri aşmakta idi. Kâhinler; kâinatı yönettiğine inandıkları 7 yıldızdan birine yedi yıl taparlar ve Mâhir adını alırlardı. Mâhir, yedi yıldızdan her birine yedişer yıl taptıktan sonra, Kaaatır diye anılırdı. Kaaatırlık mertebesine erişen kâhin, kral ile oturur kalkardı.
Kral; kaaatırın görüşü ve reyi ile hükmeder, onu görünce ayağa kalkar, ona saygı gösterirdi. Kaaatır, her gün, kralın yanında bulunmak üzere; giyinip kuşandıktan sonra, gider, kralın yanına otururdu. Sonra, diğer kâhinler de, sanat ve hüner sahipleriyle birlikte içeri girerler ve kaaatırın hizasında dururlardı.
Kâhinlerden her biri, bir yıldıza hizmet eder ve Arapların Abduşşems diye ad taktıkları gibi, bunlara da Yıldız Kulu mânâsına gelen Abdulkevkeb adı verilirdi. Kaaatır, mâhir adını taşıyan kâhinlerden birine:
“Sahibin nerede?” diye sorar, o da: “Filan burçta, filan derecede, filan dakikada!” diye cevap verirdi. Kaaatır, yıldızların bulundukları yeri öğreninceye kadar, hizasındaki mâhirlere sorusunu tekrarladıktan sonra, krala döner ve:
“Kralın bugün şöyle şöyle yapması, şunu şunu yemesi, şu vakitte cinsel münasebette bulunması yararlı görünüyor ve bütün göreceği şeyler yararlı görünüyor!” derdi. Kaaatırın önünde duran kâtip de, kaaatırın bütün söylediklerini yazardı. Bundan sonra, kaaatır sanat ve hüner sahiplerine döner; birer birer, onlara: “Sen taş üzerine şöyle bir sureti şöylece çiz!” derdi.
Sanat sahipleri Dârü'l-Hikme merasimine gittikleri zaman da, o gün yapmaları yararlı olacak işler, kendilerinin önlerine konulurdu.
Kral da kaaatırın söylediklerine göre hareket ederdi. Böyle, olan biten bütün şeyler, o gün, bir sahifeye kaydedilir, sahife dürülüp bükülür, kralın mahzenine konulurdu. Tûfan'dan sonra, Mısır'da bir müddet Nuh Aleyhisselâmın dini üzere kalındı.
Kâhin adı ayıp sayıldı. Bunun yerine, buyruklarına karşı gelinmez mânâsına olarak hâkim adı taşındı. Araplanda ilk kâhin de, Şıkk b. Huveyl, b. İrem, b. Sam, b. Nuh idi. Arap kâhinleri arasında Satîh, erişilemeyecek bir dereceye erişmiş, kendisine “Kâhinler Kâhini” diye ad verilmişti. Satîh gaibden haber verir, şaşılacak şeyler anlatırdı.
Yemen kralı Rebia b. Nasr, bir rüya görmüş, ondan ürkmüştü. Ülkesinde ne kadar kâhin, sihirbaz, falcı ve müneccim varsa, hepsini yanına toplamış ve onlara: “Ben bir rüya gördüm, ondan ürktüm.
Bunun yorumunu bana bildiriniz?” demişti. Onlar: “Rüyanı bize anlat da, sana yorumunu bildirelim?” dediler.
Kral: “Ben rüyamı size anlatırsam, bildireceğiniz yorumun doğruluğuna emin ve mutmain olamam. Rüyamı anlatmadan onu bilemeyen kimse, onun doğru yorumunu da bilemez!” dedi. İçlerinden birisi: “Eğer kral böylesini istiyorsa, Satîh'a haber salsın! Çünkü ondan daha bilgili kimse yoktur!
Bu hususta sözlerine inanılabilecek en bilgili kişi odur!” dedi.
Satîh'ın muasırı olan Şıkk b. Yeşkür de, Araplar arasında yetişen İkinci Şıkk idi.
Kendisi, Arapların hakîmlerindendi.
1 Fîruzâbâdî, Kâmûsu'l-muhît, c:4, s:266 ↩ metne dön
2 İbn Esîr, Nihâye, c:4, s:214; Taberî, Tefsîr, c:1, s:444. ↩ metne dön
3 Cin: 8-9 ↩ metne dön
4 Mes'ûdî, Ahbâru'z-zamân, s:150, 59, 56, 102-103,106, 87, 93-94, 98;İbn İshak-İbn Hişâm, Sîre; c:1, s:15,16 ↩ metne dön
Kaynak: Herkul.org · Necdet İçel