Peygamberimiz Aleyhisselâmın Mu'te'de Kumandanların Nasıl Şehit Olduklarını Medine'de Müslümanlara Bildirişi
İslâm kumandanlarının Mu'te'de şehit oldukları saatte Peygamberimiz Aleyhisselâma haber gelmiş, bu da kendilerini son derecede üzmüş bulunuyordu.
Ashab-ı Kiram, Peygamberimiz Aleyhisselâmı üzgün görünce: “Ey Allah'ın Peygamberi! Sende olan üzüntüyü gördüğümüzden beri duyduğumuz üzüntünün derecesini ancak Allah bilir!” dediler.
Peygamberimiz Aleyhisselâm: “Bende görmüş olduğunuz, beni hüzün içinde bırakan şey, ashabımın şehit düşmeleri idi.
Bu hal, onları Cennette karşılıklı tahtlar üzerinde oturmuş kardeşler olarak görünceye kadar sürdü!” buyurdu.
Peygamberimiz Aleyhisselâm, minbere çıkıp oturdu. Namaz için toplanılmak üzere seslenilmesini, ezan okunmasını emir buyurdu.
Şam'la aradaki uzaklıklar, engeller kalkmıştı: Peygamberimiz Aleyhisselâm, Mute savaş meydanına bakıyordu. Müslümanlar Mescidde toplanınca, Peygamberimiz Aleyhisselâm:
“Allah'tan, onlara hayır ve sevab kapısının açılmasını dilerim! Allah'tan, onlara hayır ve sevab kapısının açılmasını dilerim! Allah'tan, onlara hayır ve sevab kapısının açılmasını dilerim!
Şu gazaya çıkan ordunuzdan size haber vereyim Onlar gittiler, düşmanla karşılaştılar.
Zeyd b. Harise bayrağı eline aldı. Şeytan, hemen onun yanına geldi. Ona hayatı ve dünyayı sevdirmek, ölümü çirkin ve sevimsiz göstermek istedi.
Zeyd ise: 'Bu an, mü'minlerin kalblerinde imanı perkiştirecek zamandır! Sen ise bana dünyayı sevdirmek istiyorsun!' dedi ve ilerledi. Çarpıştı ve nihayet şehit olarak öldürüldü! Onun için, Allah'tan mağfiret dileyiniz!” buyurdu.
Müslümanlar, ona Allahtan mağfiret dilediler.
Peygamberimiz Aleyhisselâm: “O şimdi Cennete girdi. Orada koşup duruyordur.
“Sonra, bayrağı Cafer b. Ebu Talib aldı. Şeytan hemen onun yanına vardı. Ona da hayatı ve dünyayı sevdirmek ve ölümü çirkin ve sevimsiz göstermek istedi.
Cafer ise: 'Bu an, mü'minlerin kalblerinde imanı berkiştirmek zamanıdır!' dedi ve ilerledi, çarpıştı ve nihayet şehit olarak öldürüldü.
Kardeşiniz için, Allah'tan mağfiret dileyiniz! O, şehit olarak Cennete girdi. Şimdi o Cennette yakuttan iki kanadıyla dilediği gibi uçup duruyordur.
Cafer'i Cennette meleklerle birlikte iki kanadıyla uçuyor gördüm!” buyurdu.
Müslümanlar, onun için de Allahtan mağfiret dilediler.
Peygamberimiz Aleyhisselâm: “Cafer'den sonra, bayrağı Abdullah b. Revâha aldı!” buyurdu. Peygamberimiz Aleyhisselâm, bir müddet sustu. Ensarın (Medineli Müslümanların) yüzleri değişti, sarardı. Abdullah b. Revâha'nın, hoşlarına gitmeyen bazı işler yaptığını sandılar.
Peygamberimiz Aleyhisselâm, sözlerine şöyle devam etti: “Abdullah b. Revâha iki ayağını berkiştirdi. Elinde bayrak olduğu halde düşmanlarla çarpıştı, şehit olarak öldürüldü. Tereddütlü olarak Cennete girdi. Onun için de, Allah'tan mağfiret dileyiniz!” buyurdu.
Abdullah b. Revâha'nın Cennete tereddütlü olarak girişi, Ensarın ağırlarına gitti. “Yâ Rasûlallah! Onun tereddüdü ne idi?” diye sordular.
Peygamberimiz Aleyhisselâm: “Kendisi, yaralandığı zaman, düşmanla çarpışmaktan çekindi. Sonra nefsini kınadı. Cesaretlendi ve şehit oldu. Cennete girdi” buyurunca, Ensar sevindiler.
Peygamberimiz Aleyhisselâm: “Onlar, Cennette altın tahtlar üzerinde oturur oldukları halde bana gösterildi!
Abdullah b. Revâha'nın tahtının arkadaşlarınınkinden engin ve eğri olduğunu gördüm.
'Bununki neden böyledir?’ diye sordum. 'Abdullah çarpışmaya giderken bazı tereddütler geçirmiş, sonra da, çarpışmaya gitmiştir!' denildi.
Rüyada Cennete girdiğimde, Cafer'i kana boyanmış iki kanatlı, Zeyd'i de onun karşısında gördüm. Revâha'nın oğlu da onların yanında bulunuyordu. Kendisinin, onlardan yüz çevirir gibi bir hali vardı.
Bunun sebebini de, size haber vereyim: Cafer, savaş meydanına ilerlediği ve ölümü gördüğü zaman, ondan hiç çekinmedi ve yüz çevirmedi.
Zeyd de öyle yaptı. Revâha'nın oğlu ise, ölümden çekingen davrandı.
Kendisinin kılıçtan hoşlanmıyor gibi bir hali vardı” buyurdu.
∞
1 İbn Sa'd, Tabakât, c:2, s:130; c:3,s:4,530; c:4, s:37-38; Taberî, Târih, c:3, s:109-110; Beyhakî, Delâil, c:4, s:368-369; Heysemî, Mecmau'z-zevâid, c:6, s:161 ↩ back to text
Source: Herkul.org · Necdet İçel