Peygamber Mu’cizelerinin İlim ve Fenlere İşâret ve Teşviki
İşte Kur’an-ı Hakîm, peygamberlerin manevî kemâl vasıflarından bahsederek insanları onlardan istifadeye teşvik ettiği gibi, mu’cizelerinden söz ederek bunların benzerlerine yetişmeye ve taklitlerini yapmaya üstü kapalı bir şekilde teşvikte bulunuyor. Hatta denilebilir ki, manevî kemâlât gibi, maddî mükemmellikleri ve harikaları da insanlığa ilk önce peygamberlerin mu’cize eli hediye etmiştir.
İşte Hazreti Nuh aleyhisselâmın bir mu’cize olan gemiyi ve Hazreti Yusuf aleyhisselâmın bir mu’cizesi olan saati insanlığa ilk hediye eden, o mu’cize elidir. Bu hakikate latif bir işaret olarak sanatkârların çoğu her bir meslekte bir peygamberi pîr kabul eder. Meselâ, gemiciler Hz. Nuh aleyhisselâmı, saatçiler Hazreti Yusuf aleyhisselâmı, terziler Hazreti İdris aleyhisselamı...
Evet, madem hakikati delilleriyle bilen zâtlar ve belâgat âlimleri, Kur’an’ın her bir ayetinde pek çok irşad yönü ve çeşitli hidayet vesileleri olduğunda birleşirler. Öyleyse Kur’an-ı Mu’cizü’l Beyan’ın en parlak âyetleri olan peygamber mu’cizelerini anlatan âyetler, birer tarihî hikâye gibi görülmemeli; onlarda pek çok irşad mânâsı bulunur. Evet, Kur’an peygamber mu’cizelerini zikrederek insanlık için ilim ve sanatın son sınırını çiziyor, en ileri gayelerine parmak basıyor ve en son hedeflerini belirliyor. Sırtına teşvik elini vurup insanı o gayelere sevk ediyor. Geçmiş zaman, geleceğin tohumlarının mahzeni ve icraatının aynası olduğu gibi, gelecek zaman da geçmişin tarlası ve aynasıdır. Şimdi, o çok geniş kaynaktan yalnız birkaç örneği göstereceğiz.
Meselâ, Hazreti Süleyman aleyhisselâmın bir mu’cizesi olarak, havanın emrine verilmesini bildiren; “Süleyman’ın emrine de rüzgârı verdik. Onun sabah gidişi bir aylık mesafe, akşam dönüşü de bir aylık mesafe idi.” ayeti , “Hazreti Süleyman, iki aylık mesafeyi havadan bir günde kat etmiştir.” der. İşte bununla, insana böyle bir mesafeyi havadan aşması için yolun açık olduğuna işaret ediyor. Öyleyse, ey insan! Madem sana yol açıktır, bu mertebeye yetiş ve yanaş. Cenâb-ı Hak, şu ayetin lisanıyla mânen diyor ki:
“Ey insanlar! Bir kulum nefsinin kötü arzularını terk ettiği için onu havada gezdirdim. Nefis tembelliğini bırakıp bazı tabiat kanunlarımdan güzelce istifade ederseniz, siz de aynı şeyi yapabilirsiniz.”
Hem Hazreti Musa aleyhisselâmın bir mu’cizesini bildiren, “Bir zaman da Musa, kavmi için su arayıp Allah’a yalvarmıştı. Biz de; “Asânı taşa vur!” demiştik. Bunun üzerine o taştan on iki pınar fışkırmış, her bölük kendine mahsus pınarı bilmişti.” âyeti, yerin altında gizli olan rahmet hazinelerinden, basit âletlerle istifade edilebileceğine, hatta taş gibi sert bir yerden bir asâ ile su çıkarılabileceğine işaret ediyor. İşte ayet bu mânâ ile insana diyor ki: “Rahmetin en tatlı bereket kaynağı olan suyu bir asâ ile bulabilirsiniz. Öyleyse haydi, çalışın, bulun!”
Cenâb-ı Hak, şu âyetin işaret lisanıyla manen şöyle diyor:
“Ey insan! Madem bana güvenen bir kulumun eline öyle bir asâ veriyorum ki, onunla istediği yerden su çıkarabilir. Sen de benim rahmet kanunlarıma dayanırsan ona benzer veyahut yakın bir âleti elde edebilirsin. Haydi et!”
İşte insanlığın ilerlemesi için mühim adımlardan biri, vurulduğu vakit çoğu yerden su fışkırtan bir âletin îcadıdır. Şu ayet, onun daha ileri noktalarının ve gayelerinin son sınırını çizmiştir. Tıpkı önceki ayetin, hâlihazırdaki uçaktan çok daha ileri noktaları tayin etmesi gibi...
Hem meselâ, Hazreti İsa aleyhisselâmın bir mu’cizesine dair, “(İsa da İsrailoğullarına şöyle diyecektir): “Keza ben anadan doğma körü ve alacalıyı (cüzamlıyı) iyileştirir, hatta Allah’ın izniyle ölüleri diriltirim.” buyuruluyor.
Kur’ân, insanı nasıl açıkça Hazreti İsa aleyhisselâmın yüce ahlâkına uymaya teşvik ederse, aynen öyle de, imâlarla, elindeki yüze sanata ve Rabbanî tıp ilmine yöneltir. İşte şu âyet işaret ediyor ki: “En çaresiz dertlere dahi derman bulunabilir. Öylese ey insanlar, ey musibete uğrayanlar! Ümitsiz olmayınız. Her derdin –ne olursa olsun- dermanı vardır. Arayınız, bulunuz. Hatta ölüme de geçici bir hayat rengi vermek mümkündür.”
Cenâb-ı Hak, şu ayetin işaret lisanıyla mânen diyor ki: “ Ey insan! Benim için dünyayı terkeden bir kuluma iki hediye verdim. Biri manevî dertlerin dermanı, biri de maddî dertlerin ilacı. İşte ölmüş kalpler hidayet nuruyla diriliyor. Ölü gibi hastalar dahi onun nefesiyle ve ilacıyla şifa buluyor. Sen de benim hikmet eczanemde her derdine deva bulabilirsin. Çalış, bul! Elbette ararsan bulursun.”
İşte şu ayet, insanlığın tıp ilminde vardığı şimdiki noktadan çok ilerideki sınırı çiziyor, ona işaret ve insanı teşvik ediyor.
Hem meselâ, Hazreti Davud aleyhisselâm hakkındaki, “Biz Davud’a hikmet, nübüvvet, isabetli karar verme ve meramını güzelce ifade etme kabiliyeti verdik.”, “Ayrıca demiri Davud’a yumuşattık (ona demiri şekillendirme kudreti verdik).”. Ve Hazreti Süleyman aleyhiselâm hakkındaki: “Süleyman için erimiş bakırı kaynağından sel gibi akıttık.” âyetleri, “telyin-i hadid” (demirin eriyip yumuşaması) hadisesinin, en büyük ilahî nimetlerden biri olduğuna işaret ediyor ki, Cenâb-ı Hak büyük bir peygamberin faziletini onunla gösteriyor. Evet, “telyîn-i hadid” yani demiri hamur gibi yumuşatmak, bakırı eritmek ve madenleri bulup çıkarmak, insanlık için bütün maddî sanayinin aslı, anası, esası ve temel kaynağıdır. İşte âyet şuna işaret ediyor: ”Büyük bir resûle, yeryüzünün büyük bir halîfesine, büyü bir mu’cize suretinde, büyük bir nimet olarak verilen “telyin-i hadid”, demiri hamur gibi yumuşatmak, tel gibi inceltmek ve bakırı eritmek, insanlığın çoğu zanaatına ve ilerlemesine esas olmaktadır.” Madem Cenâb-ı Hak, bir resûlünün, bir halifesinin yani hem manevî hem maddî hükümdar olan bir elçisinin diline hikmet ve eline sanat vermiş. İnsanları onun dilindeki hikmete açıkça teşvik ettiği gibi, elbette, elindeki sanata da işaretlerle teşvikte bulunacaktır. Cenâb-ı Hak, şu âyetlerin işaret lisanıyla mânen şöyle diyor:
“Ey insanlar! Emirlerime itaat eden bir kulumun diline ve kalbine öyle bir hikmet verdim ki, her şeyi açıkça birbirinden ayırıp hakikatlerini gösterir. Onun eline de öyle bir sanat verdim ki, demiri balmumu gibi her şekle sokar. Halifeliği ve padişahlığı için mühim kuvvet elde eder. Madem bu mümkündür, veriliyor. Hem mühimdir, toplum hayatında ona çok muhtaçsınız. Yaratılış kanunlarıma uyarsanız o hikmet ve sanat size de verilebilir. Zamanla ona yaklaşıp yetişebilirsiniz.”
İşte insanlığın sanat yönünden en ileri noktaya gitmesi ve maddî kuvvet bakımından en mühim iktidarı elde etmesi, demiri yumuşatmak ve bakırı eritmekle mümkündür. Âyette bakır, “kıtr” (erimiş bakır) kelimesiyle ifade edilmiş. Şu âyetler, bütün insanlığın bakışını bu hakikate çeviriyor, bunun ne kadar mühim olduğunu takdir etmeyen eski insanları ve şimdiki tembelleri şiddetle ihtar ediyor.
Hem mesela, Belkıs’ın tahtını Hazreti Süleyman aleyhisselâmın yanına getirmek için vezirlerinden, kendisine uzaktaki eşyada tasarruf ilmi verilmiş âlim bir zâtın, “Gözünüzü açıp kapayıncaya kadar o tahtı yanınızda hazır ederim.” dediği harika hadiseyi ifade eden şu âyet: “Ama kitaptan hususi bir bilgiye sahip olan bir zât da: “Ben, sen gözünü açıp kapamadan onu getirebilirim” der demez, Süleyman tahtın yanı başında hazır oluverdiğini görünce...” ilâ âhir.
İşâret ediyor ki, uzak mesafelerden eşyayı aynen veya suretiyle, bir anda getirip hazır etmek mümkündür. Cenâb-ı Hak, peygamberlikle beraber saltanatla da şereflenen Hazreti Süleyman aleyhisselâma, hem masumiyetini koruması hem de adaleti sağlaması için, pek geniş memleketinin her tarafından bizzat, zahmetsizce haberdar olmayı, idaresi altındakilerin hallerini görmeyi ve dertlerini işitmeyi bir mu’cize suretinde ihsan etmiştir.
Demek, Hazreti Süleyman aleyhisselâm Cenâb-ı Hakk’a güvenip ismet (Günahsızlık, masumiyet, şaibelerden arınmış olmak. Peygamber vasıflarındandır.) lisanıyla bunu istediği gibi, bir insan da kabiliyetlerinin diliyle istese ve O’nun kâinatta işleyen kanunlarına ve inayetine uygun hareket etse, dünya kendisi için küçük bir şehir hükmüne geçebilir. Evet, Belkıs’ın tahtı Yemen’deyken Şam’da aynen veyahut suretiyle hazır olmuş, görülmüştür. Elbette tahtın etrafındaki adamların suretleri görüldüğü gibi sesleri de işitilmiştir. İşte Kur’an, suretlerin ve seslerin uzak mesafelerden nakline haşmetli bir şekilde işaret ediyor ve mânen diyor ki:
“Ey saltanat sahipleri! Kusursuz bir adalet uygulamak isterseniz, Hazreti Süleyman gibi, yeryüzünü tamamiyle görmeye ve anlamaya çalışınız. Çünkü adaletli bir hükümdar, idaresi altındakilerin hukukunu gözeten bir padişah, ancak memleketinin her tarafından, istediği vakit haberdar olma derecesine çıkarak manevî sorumluluktan kurtulur veya tam adaleti sağlayabilir.”
Cenâb-ı Hak bu âyetin işaret lisanıyla mânen şöyle diyor: “Ey insanlar! Madem bir kuluma geniş bir mülk verip o geniş mülkünde tam adaleti sağlaması için onu yeryüzünde olup bitenlerden bizzat haberdar ediyorum. Ve madem her bir insana, yaradılıştan, yeryüzüne halife olma kabiliyetini vermişim. Elbette buna göre hikmetim, yeryüzünü görecek, anlayacak ve ona bakacak kabiliyeti de vermeyi gerektirdiğinden, onu da ihsan etmişim. İnsan o noktaya şahsen yetişemese de tür olarak yetişebilir. Maddî olarak erişemese de veli zâtlar gibi, mânen erişebilir. Öyleyse şu büyük nimetimden istifade edebilirsiniz. Haydi, göreyim sizi, kulluk vazifenizi unutmamak şartıyla öyle çalışınız ki, yeryüzünü, her tarafı her birinizce görülen ve her köşesinde sesler işitilen bir bahçeye çeviriniz. “Yeryüzünü size hizmete hazır, uysal bir binek kılan da O! Haydi öyleyse siz de yeryüzünün omuzlarında rahatça dolaşın. Allah’ın sizin için hazırladığı rızıklardan yiyin, istifade edin. Ama ölümden sonra dirilip O’nun huzuruna çıkacağınızı da bilin.” âyetindeki Rahmanî fermanı dinleyiniz.”
İşte şu âyet, insanlığın ince sanatlarından olan suret ve ses naklinin çok ilerisindeki son sınıra işaret ve insanı üstü kapalı bir şekilde ona teşvik ediyor.
Hem meselâ, yine Hazreti Süleyman aleyhisselâmın, cinleri, şeytanları ve kötü ruhları kendine boyun eğdirip şerlerine engel olmasını ve onları faydalı işlerde kullanmasını anlatan, “(Bina yapan, dalgıçlık yapan her şeytanı ve) bukağılarla bağlı olan başkalarını da onun hizmetine verdik. Buyurduk: “Süleyman! İşte bu, sana ihsanımızdır. İster dağıt, ister yanında tut, bu hesapsızdır.” âyetleriyle Kur’ân diyor ki: “Yerin, insandan sonra en mühim şuur sahibi sakinleri cinler, insana hizmetkâr olabilir. Onlarla temas edebilir. Şeytanlarda düşmanlığı bırakmaya mecbur olup ister istemez insana hizmet edebilir ki, Allah onları, emirlerine uyan bir kuluna boyun eğdirmiştir.”
Cenâb-ı Hak, şu âyetlerin işaret lisanıyla mânen şöyle buyuruyor:”Ey insan! Bana itaat eden bir kuluma cinleri ve şeytanları, hatta onların şerlilerini itaat ettiriyorum. Sen de benim emirlerime uyarsan pek çok varlık, hatta cinler ve şeytanlar bile sana hizmetkâr olabilir.”
İşte şu âyetler, sanat ve ilmin kaynaşmasından süzülen, insanın maddî-manevî fevkalâde hassasiyetlerinden doğan ispritizma gibi, ruh çağırmanın ve cinlerle haberleşmenin en son sınırını çiziyor, en faydalı şeklini tayin ediyor ve ona yolu açıyor. Fakat bu, şimdiki gibi, bazen kendini ruh çağırılan ölü diye gösteren cinlere, şeytanlara ve kötü ruhlara itaat edip maskara ve oyuncak olmak değil, belki Kur’ân’ın tılsımları ile onları kendine boyun eğdirmek, şerlerinden kurtulmaktır.
Hem ruhların surete bürünmesine işaret eden, Hazreti Süleyman aleyhisselâmın kötü cinleri (ifritleri) çağırmasına ve kendine itaat ettirmesine dair, hem “Biz Meryem’e ruhumuzu gönderdik de, ona kusursuz, mükemmel bir insan şeklinde görünüverdi.” gibi bazı ayetler, ruhanîlerin suretlerinin görünmesiyle beraber, ruhların çağırılmasına da işaret ediyor.
Fakat işâret edilen, temiz ruhların çağırılmasından maksat, bazı medenilerin yaptığı gibi o pek ciddi olan ve ciddi bir âlemde bulunan ruhlara hürmetsizlik edip onalrı yanına çağırmak ve alaycı bir surette oyuncak etmek değil, belki ciddi olarak ve ciddi bir maksat için, istediği vakit ruhlarla görüşen bir kısım veliler misali, Muhyiddin-i Arabî gibi zâtlarla münasebet kurmak ve onların makamına gidip âlemlere bir derece yaklaşmakla ruhaniyetlerinden mânen istifade etmektir. Ayetler buna işarette bulunur ve bu işaret içinde bir teşviki hissettirir. Bu çeşit gizli sanat ilimlerin en ileri sınırını çizer ve en güzel suretini gösterir.
Hem meselâ: Hazreti Davud aleyhisselâmın mu’cizelerine dair “Biz sabah akşam kendisiyle zikir ve ibadet etmeleri için dağları Davud’un hizmetine boyun eğdirmiştik.”, “(Süleyman Davud’a varis oldu ve) “Ey insanlar, bize kuşların dili öğretildi” (dedi.), “(Biz Davud’a tarafımızdan bir imtiyaz verdik ve:) “Ey dağlar! Ey kuşlar! Onunla beraber tesbih edin, şevke gelip Allah’ın yüceliğini terennüm edin.” dedik. Ayrıca ona demiri yumuşattık (demiri şekillendirme kudreti verdik).” ayetleri şuna işaret ediyor: Cenâb-ı Hak, tesbihatına öyle bir kuvvet, yüksek bir ses ve hoş bir eda vermişti ki, dağları kendinden geçirircesine coşturup muazzam birer fonograf (gramofon) ve birer insan gibi, bir baş zâkirin etrafında, ufka yayılan bir halka olarak tesbihat yapar hale getirirdi. Acaba bu mümkün müdür, hakikat midir?
Evet, hakikattir. Mağarası olan her dağ insanla, hem de papağan gibi, insanın diliyle konuşabilir. Çünkü sesin yankısı vasıtasıyla sen dağın önünde “Elhamdülillah” desen, dağ da aynen senin gibi “Elhamdülillah” der. Madem Cenâb-ı Hak bu kabiliyeti dağlara ihsan etmiştir. Elbette, o kabiliyet geliştirilebilir ve o çekirdek sümbüllenir.
İşte Cenâb-ı Hak, Hazreti Davud aleyhisselâma müstesna bir surette, peygamberlikle beraber yeryüzünün halifeliğini de verdiğinden, Hazreti Davud o geniş peygamberlik vazifesine ve muazzam saltanata lâyık bir mucize olarak o kabiliyetin çekirdeğini öyle geliştirmişti ki, çok büyük dağlar birer asker, birer talebe, birer mürid gibi kendisine uyup onun diliyle, onun emriyle Hâlık-ı Zülcelâl’i tesbih ediyordu.
Hazreti Davud aleyhisselâm ne söylese onlar da tekrarlıyordu. Tıpkı, şimdiki haberleşme ve ulaşım vasıtalarının çokluğu ve gelişmesi sayesinde, haşmetli bir kumandanın, dağlara dağılan büyük ordusuna büyük ordusuna bir anda “Allahu Ekber” dedirtmesi ve o koca dağları konuşturup velveleye verilmesi gibi... Madem insanların bir kumandanı, dağları sakinlerinin diliyle mecâzi olarak konuşturur. Elbette, Cenâb-ı Hakk’ın emrindeki haşmetli bir kumandan da, o dağları gerçekten konuşturup onlara tesbihat yaptırabilir. Bununla beraber, her dağın bir şahs-ı manevîsi bulunduğunu, kendine göre birer tesbihi ve ibadeti olduğunu önceki Söz’lerde söylemiştik. Demek ki, her dağ, sesin yankılanması sırrıyla, insanların diliyle tesbihat yaptığı gibi, kendine has diliyle de Hâlık-ı Zülcelâl’i tesbih eder.
“(Biz sabah akşam kendisiyle zikir ve ibadet etmeleri için dağları,) toplu haldeki kuşları (Davud’un hizmetine boyun eğdirmiştik)”, “(Süleyman Davud’a varis oldu ve) “Ey insanlar, bize kuşların dili öğretildi.” (dedi).”beyanları, Cenâb-ı Hakk’ın Hazreti Davud ve Süleyman aleyhimesselama kuşların dilini ve kabiliyetlerini, yani hangi işe yaradıklarının bilmeyi ihsan ettiğini gösteriyor. Evet, madem bu hakikattir ve madem yeryüzü Rahman’ın bir sofrasıdır, insanın şerefine kurulmuştur.
Öyleyse o sofradan istifade eden hayvanların ve kuşların çoğu, insana itaat edip hizmetkâr olabilir. Nasıl ki insan, hayvanların en küçüklerinden bal arısı ve ipek böceğinden faydalanarak, onların ilahî ilhamlarından büyük bir istifade yolunu açarak, güvercinleri bazı işlerde kullanarak v papağan gibi kuşları konuşturarak medeniyetin güzelliklerine güzel şeyler ilave etmiştir. Aynen öyle de, başka kuş ve hayvanların kabiliyetlerinin dili bilinirse, pek çok canlı türünden –kardeşleri ehil olan hayvanlar gibi- mühim bir işte faydalanılabilir. Mesela, çekirge istilası afetine karşı, çekirgeyi yemeden mahveden sığırcık kuşlarının dili bilinse ve hareketleri kontrol edilse, o kuşlar ne kadar faydalı bir hizmette ücretsiz olarak kullanılabilir.
İşte şu ayetler, kuşlardan bu şekilde istifadenin, onları emri altına almanın ve telefon, fonograf gibi cansız cisimleri konuşturmanın en son sınırını çiziyor, en uza hedefini belirliyor, en haşmetli suretini parmakla gösterip insanı ona bir nevi teşvik ediyor. Cenâb-ı Hak şu âyetlerin işaret lisanıyla mânen diyor ki:
“Ey insanlar! Bana tam kul olan bir hemcinsinize, peygamberliğin ismetini koruması ve saltanatında tam adaleti sağlaması için mülkimdeki muazzam mahlûkları itaat ettirip onunla konuşuyorum ve emrim altındaki varlıklardan, hayvanlarımdan çoğunun ona hizmetkâr kılıyorum. Madem her birinize de göklerin, yerin ve dağların taşımaktan çekindiği “emanet-i kübrâ”yı yüklemiş, yeryüzünün halifesi olma kabiliyetini vermişim. Öyleyse şu mahlûkatın dizginleri kimin elindeyse O’na itaat etmeniz lâzımdır ki, mülkündeki mahlûklar da size tâbi olsun. Ancak onların dizginleri elinde olan Zât’ın namına bunu elde edebilir ve kabiliyetlerinize lâyık makama çıkarsınız...”
Madem hakikat böyledir, mânâsız birer eğlence hükmünde olan fonograf çalmak, güvercinlerle oynayıp onlara postacılık yaptırmak ve papağanları konuşturmak yerine; en hoş, en yüksek, en yüce ve masum bir eğlenceye yönel ki, dağlar Hazreti Davud gibi sana da muazzam birer fonograf olabilirsin, tatlı havanın dokunmasıyla ağaçlardan ve bitkilerden kulağına bir musikî gibi zikir nağmeleri gelsin, dağlar binlerce dille tesbihat yapan harika birer varlığa dönüşsün ve kuşların çoğu Hazreti Süleyman aleyhisselamın Hüthüt’ü gibi sana birer dost, arkadaş veya itaatkâr hizmetçi sureti giysin. Seni hem eğlendirsin hem de kabiliyetli olduğun kemâl vasıflarına şevkle yöneltsin. Öteki, gayrimeşru zevkler gibi, insanların gereği olan makamdan düşürmesin...
Hem meselâ, Hazreti İbrahim aleyhisselamın bir mu’cizesi hakkındaki,
“(Ateşe şöyle ferman ettik:) Ey ateş! Dokunma İbrahim’e! Serin ve selamet ol ona!” âyetinde üç ince işaret var:
Birincisi: Ateş de diğer tabiî sebepler gibi, kendi keyfince, tabiatınca, körü körüne hareket etmiyor. Bir emir altında vazife yapıyor ki, Hazreti İbrahim aleyhisselamı yakmadı; ona “yakma!” diye emredildi.
İkincisi: Ateşin bir derecesi vardır ki, soğukluğuyla yakar, yani yakmış gibi bir tesir yapar. Cenâb-ı Hak, “esenlik” kelimesiyle (Bir tefsir şöyle diyor (esenlik) demeseydi, soğukluğuyla yakacaktı.) soğuğa diyor ki: “Soğukluğunla, sen de ateş gibi yakma!” Demek, o derecedeki ateş, soğukluguyla yakar gibi tesir gösteriyor. Hem ateştir hem soğuktur. Evet, fizikte ateşin akkor (nâr-ı beyzâ) halinde bir derecesi var ki, sıcaklık yaymaz ve etrafındaki sıcaklığı kendine çektiği için, su gibi sıvı şeyleri dondurup mânen soğukluğuyla yakar. İşte “zemherir”, soğukluğuyla yakan bir tür ateştir. Öyleyse ateşin bütün derecelerini ve türlerini içinden bulunduran cehennem elbette “zemherir”in de bulunması zaruridir.
Üçüncüsü: Cehennem ateşinin tesirini yok edecek ve insanı ondan emin kılacak iman gibi bir manevî kuvvet, İslâmiyet gibi bir zırh olması misali, dünyadaki ateşin de tesirini engelleyecek bir madde vardır. Çünkü Cenâb-ı Hak, Hakîm isminin gereğince, bu dünya hikmet yurdu olduğu için icraatını sebepler perdesi altında yapıyor. Öyleyse Hazreti İbrahim’in bedeni gibi gömleğine de ateşe karşı dayanma hususiyeti vermiştir. Ateş İbrahim’i yakmadığı gibi gömleğini de yakmamıştır. İşte bu işaretle âyet mânen şöyle diyor:
“Ey millet-i İbrahim! Hazreti İbrahim gibi olunuz ki, maddî ve manevî gömlekleriniz, en büyük düşmanınız ateşe hem burada hem de ahirette zırh olsun. Ruhunuza giydireceğiniz iman cehennem ateşine karşı zırhınız olacağı gibi, Cenâb-ı Hakk’ın yeryüzünde sizin için sakladığı ve hazırladığı bazı maddeler de sizi ateşin şerrinden korur. Arayınız, çıkarınız, giyiniz!”
İşte, ateşin yakmayacağı, ateşe dayanıklı bir maddeyi bulmak, bir gömlek giymek insanlığın ilerlemesinde mühim keşiflerdendir. Şu ayet, ona karşılık, bak ne kadar yüce, latif, güzel ve ebede kadar yırtılmayacak, “Dupduru bir tevhid inancı üzerinde (İbrahim milleti’ne bağlılık)” tezgâhında dokunacak bir elbiseyi gösteriyor.
Yine meselâ, “Ve Allah, Âdem’e bütün isimleri öğretti.” âyeti “Hazreti Âdem aleyhisselamın büyük hilâfet davasındaki en büyük mu’cizesi, Cenâb-ı Hakk’ın isimlerinin kendisine öğretilmesidir.” diyor. İşte diğer peygamberlerin mu’cizeleri insanlığın hususi birer harikasına işaret ettiği gibi, bütün peygamberlerin babası ve nebilik divanının fatihası (başlangıcı) olan Hazreti Âdem aleyhisselamın mu’cizesi, bütün insanî kemâl vasıflarının ve ilerlemelerin son noktasını, en ileri hedeflerini neredeyse açıkça gösteriyor. Cenâb-ı Hak şu ayetin işaret lisanıyla mânen diyor ki:
“Ey Âdemoğulları! Meleklere karşı hilafet davasında üstünlüğüne delil olarak babanıza bütün isimlerimi öğrettiğimden, -madem onun evladı ve kabiliyetlerinizle varisisiniz- sizin de bütün o isimleri öğrenip emanet-i kübrâ mertebesinde, bütün varlıklara karşı üstünlüğe layık olduğunuzu göstermeniz gerekir. Zira sizin için, kâinatta bütün varlıkların üstünde, en yüksek makamlara ve yeryüzü gibi büyük varlıkları kendinize itaat ettirmek misali yüce mertebelere yol açıktır. Haydi, ileri atılınız ve birer ismine yapışınız, o mertebelere çıkınız!... Fakat babanız bir defa şeytana aldandı, cennet gibi bir makamdan geçici olarak yeryüzüne düştü. Sakın siz de o mertebelere çıkarken şeytana uyup ilahî hikmetin semâsından tabiat dalâletine düşmeyiniz. Her vakit başınızı kaldırıp esmâ-yı hüsnâma dikkat ederek o semalara yükselmek için ilimlerinizi ve maddî ilerlemelerinizi merdiven yapınız ki, ilmin ve mükemmelliklerin kaynağı ve hakikati olan isimlerimin semâsına çıkasınız ve onların dürbünüyle, kalbinizle Rabbinize bakasınız.”
∞∞
1 Sebe:12 ↩ metne dön
2 Bakara:60 ↩ metne dön
3 Âl-i İmran: 49 ↩ metne dön
4 Sâ’d: 20 ↩ metne dön
5 Sebe:10 ↩ metne dön
6 Sebe:12 ↩ metne dön
7 Neml:40 ↩ metne dön
8 Mülk:15 ↩ metne dön
9 Sâ’d:39 ↩ metne dön
10 Meryem:17 ↩ metne dön
11 Sâ’d:18 ↩ metne dön
12 Neml:16 ↩ metne dön
13 Sebe:10 ↩ metne dön
14 Sâ’d:19 ↩ metne dön
15 Neml:16 ↩ metne dön
16 Ahzab:72 ↩ metne dön
17 Enbiyâ:69 ↩ metne dön
18 Bkz. Ahmed İbni Hanbel, ez-Zühd, c:1, s:79 ↩ metne dön
19 Ahmed ibni hanbel, el-Müsned, c:3, s:375,406; Beyhakî, es-Sünen, c: 6, s:4 ↩ metne dön
20 Bakara:31 ↩ metne dön
Kaynak: Herkul.org · Necdet İçel