Ι-] HZ. MUHAMMED ALEYHİSSELÂM’IN EN BÜYÜK VE EN DEVAMLI MU’CİZESİ KUR'ÂN-I KERÎM'DİR
Peygamberimiz aleyhisselâm: “Peygamberlerden hiçbir peygamber yoktur ki, ona, insanların iman etmek zorunda kaldığı mu’cizelerin bir benzeri verilmemiş olsun! Bana verilen mucize ise, Allah'ın bana vahyettiğidir, Kur'ân'dır! Bunun için, Kıyâmet günü, Peygamberlerin en çok ümmetlisi ben olacağımı umarım!” buyurmuştur.
Her peygamberin, zamanına göre, peygamberlik dâvasını ispatlayacak bazı hârikulâdeleri, mu’cizeleri vardır; asânın yılana çevrilmesi gibi. Musa aleyhisselâmın zamanında sihir yaygındı.
Bunun için, Musa aleyhisselâm sihirden daha üstün ve baskın olan bir mu’cize getirip, muhataplarını iman etmek zorunda bırakti.
İsa aleyhisselâmın zamanında tıp (doktorluk) yaygın ye üstündü. Bunun için, İsa aleyhisselâm, doktorluktan daha üstün ve baskın olan bir mu’cize getirdi: Ölüyü diriltti.
Muhammed aleyhisselâmın zamanında ise, fesâhat ve belâgat yaygındı.
Bunun için, Peygamberimiz Muhammed aleyhisselâm, kavmine, bir fesâhat ve belâgat mu’cizesi olan Kur'ân-ı Kerîm'i getirdi.
Peygamberimiz Muhammed aleyhisselâm dan önceki peygamberlerin mu’cizeleri kendilerinin vefatlarıyla sona ermiş, onları, o zaman hâzır bulunanlardan başkaları da görmemişlerdir.
Peygamberimiz Muhammed aleyhisselâmın mu’cizesi olan Kur'ân-ı Kerîm ise, Kıyâmet gününe kadar devam edecektir. Önceki peygamberlere verilen mu’cizelerin benzerleri, ya suretçe, ya da hakikatça, kendilerinden öncekilere de verilmiş bulunuyordu. Kur'ân-ı Kerîm mucizesinin benzeri ise, daha önce hiçbir peygambere verilmemiştir.
Kur'ân-ı Kerîm; yalnız fesâhat ve belâgat yönünden değil, her yönden de bir benzeri daha ortaya konulamayacak bir mu’cizedir.
Hz. Allah, bu gerçeği Kur'ân-ı Kerîm'de şöyle açıklar: “(Ey Resûlüm!) de ki: Andolsun, insanlar ve cinler, şu Kitabın benzerini vücuda getirmek üzere biraraya toplansa ve birbirlerine yardımcı da olsalar, yine de onun benzerini getiremezler! Şanıma andolsun ki, Biz bu Kur'ân'da, insanlar için her mânâda nice türlüsünü açıklamışızdır. İnsanların pek çoğu ise, kâfirlikte ayak dirediler.”
Ebu Ubeyd'in bildirdiğine göre; bir çöl Arabı, bir zâtı “Şimdi, sen, sana emrolunanı açığa vur! Müşriklerden yüz çevir!” âyetini okurken işitince, hemen secdeye kapanır ve: “Ben, onun fesahatindan dolayı secde ettim!” der. Başka birisi de:
“Vaktâ ki, ondan umutlarını kestiler, fısıldaşarak bir yana çekildiler” âyetini bir adamdan işitince: “Ben şehâdet ederim ki; bu sözün benzerini bir yaratık söylemeye güç yetiremez!” demiştir.
Bir cariyeden dinlediği kelâmın fesahatına hayran olarak: “Allah aşkına, sen ne kadar da fesahatlısın!” demekten kendini alamayan Asmaîye, cariye: “Mûsâ'nın anasına: 'Onu, emzir. Sana onun hakkında bir tehlike gelince, kendisini denize bırak. Korkma. Kederlenme. Çünkü, Biz, onu yine sana geri döndüreceğiz. Hem onu peygamberlerden biri de yapacağız’ diye vahyettik” kavlinden sonra, şu benimki, bir fesâhat mı sayılır?” demiştir.
Gerçekten de, bu bir tek âyette; iki emir, iki nehiy, iki haber ve iki müjde birleştirilmiştir.
Peygamberimiz aleyhisselamın mu’cizesi sadece Kur'ân-ı Kerîm'den ibaret bulunmadığı ve daha birçok mu’cizeleri olduğu halde, hadis-i şeriflerinde yalnız Kur'ân-ı Kerîm'i anmakla yetinmeleri, onun mu’cizelerinin en büyüğü ve en yararlısı oluşundan; dine daveti, delil ve hücceti hâvi bulunuşundan; Kıyamet gününe kadar, hâzır ve gâip, herkesin ondan yararlanışındandır.
Kur'ân-ı Kerîm'e Kur’ân isminin verilişi; İlahî Kitablar arasında, Kitabların, belki bütün ilimlerin semerelerini içinde toplamış olduğu içindir.
Hakikat ehline göre; Kur'ân-ı Kerîm bütün hakikatları kendisinde toplayan ledün ilminin de icmâli ve özetidir.
Hz. Ömer'in “ilimle dolu dağarcık!” diyerek takdir ettiği, Ashab-ı Kiramdan Abdullah b. Mes'ud: “İlim isteyen, Kur'ân'ı incelesin! Çünkü, öncekilerin de, sonrakilerin de ilmi, onun içindedir!” demiştir.
Abdullah b. Mes'ud'un da “Kur'ân'ın ne güzel tercümanıdır!” diyerek takdir ettiği ve ilminin çokluğundan dolayı Bahr (deniz) diye anılan ve Hz. Ömer tarafından da müşkil meselelerde çağırılıp görüşü alınan Abdullah b. Abbas da: “Eğer bana ait deve dizbağları yitecek olsa, muhakkak, orada, Yüce Allah'ın Kitabında bulurum!” demiştir.
Peygamberimiz Aleyhisselam, Veda Haccıncia irad buyurduğu hutbesinde: “Ben size öyle birşey bıraktım ki, ona sımsıkı sarılırsanız, hiçbir zaman dalâlete düşmez, sapmazsınız. O, Allah'ın Kitabıdır ve Resûlullahın sünnetidir” buyurmuştur.
Kur'ân-ı Kerîm'e göre de; Kitab ve sünnet, Müslümanlar için başvurulması gereken iki hidayet kaynağıdır.
Peygamberimiz Aleyhisselam, birhadis-i şeriflerinde: “Peygamberlerden hiçbir peygamber yoktur ki, ona insanların iman etmek zorunda kaldığı mucizelerin bir benzeri verilmemiş olsun. Bana verilen mucize ise Allah'ın bana vahyettiğidir, Kur'ân'dır. Bunun için, Kıyamet günü peygamberlerin en çok ümmetlisi ben olacağımı umarım!” buyurmuştur.
Her peygamberin zamanına göre peygamberlik davasını isbatlayan bazı harikuladeleri, mucizeleri vardır: Musa aleyhisselâmın asânın yılana çevrilmesi gibi...
Musa Aleyhisselamın zamanında sihir yaygındı.
Bunun için, Musa Aleyhisselam Allah'ın izniyle sihirden daha üstün ve baskın olarak bir mucize getirip sihirbaz muhataplarını iman etmek zorunda bıraktı.
İsa Aleyhisselam zamanında tıp yaygındı. Bunun için, İsa Aleyhisselam tıptan daha üstün ve baskın olan bir mucize getirdi: Allah'ın izniyle ölüyü diriltti.
Resûlullah Aleyhisselamın zamanında ise, fesahat ve belagat yaygındı. Bunun için, Resûlullah Aleyhisselam bir fesahat ve belagat mucizesi olan Kur'ân-ı Kerîm'i Allah'tan telakkî edip getirdi.
Peygamberimiz Aleyhisselamdan önceki peygamberlerin mucizeleri kendilerinin vefatlarıyla sona ermiş, onları o zaman hazır bulunanlardan başkaları da görmemişlerdir.
Peygamberimiz Aleyhisselamın mucizesi olan Kur'ân-ı Kerîm ise Kıyamet gününe kadar devam edecektir. Diğer peygamberlere verilen mucizelerin benzerleri ya suretçe ya da hakikatça, kendilerinden öncekilere de verilmiş bulunuyordu. Kur'ân-ı Kerîm mu’cizesinin benzeri ise daha önce hiçbir peygambere verilmemişti.
Ebu Ubeyd'in bildirdiğine göre; bir çöl Arabi, bir zât: “Artık sen emrolunduğun şeyi açığa vur!” âyetini okurken işitip hemen secdeye kapanır ve: “Ben onun fesahatinden dolayı secde ettim” der.
Başka birisi de:“ Vaktâ ki ondan umutlarını kestiler, fısıldaşarak bir yere çekildiler...” âyetini bir adamdan işitince: “Ben şehadet ederim ki; bu sözün benzerini bir yaratık söylemeye güç yetiremez” demiştir.
Bir cariyeden dinlediği kelâmın fesahatine şaşarak: “Allah için, sen ne kadar da fesâhatlisin!” demekten kendisini alamayan Asmâî'ye, cariye: “Musa'nın anasına: 'Onu emzir! Onun hakkında sana bir tehlike gelince, kendisini denize bırak! Korkma, tasalanma! Çünkü Biz onu sana geri döndüreceğiz. Hem onu peygamberlerden biri de yapacağız' diye vahiy ve ilham ettik' kavlinden sonra, şu benimki bir fesahat mi sayılır?” demiştir.
Gerçekten de, bu bir tek âyette iki emir, iki nehiy, iki haber ve iki müjde birleştirilmiştir.
Peygamberimiz Aleyhisselamın mucizesi sadece Kur'ân-ı Kerîm'den ibaret olmadığı ve daha birçok mucizeleri bulunduğu halde, Peygamberimiz Aleyhisselamın mucizelerinden yalnız Kur'ân'ı anmakla yetinmeleri onun mucizelerinin en büyük ve en yararlısı oluşundan, dine daveti, delil ve hücceti içinde taşımakta bulunuşundan, Kıyamet gününe kadar hâzır ve gâib herkesin ondan yararlanışındandır.
Kur'ân-ı Kerîm'e Kur'ân isminin verilişi, ilâhî kitablar arasında, kitabların, belki bütün ilimlerin semerelerini kendisinde toplamış olduğu içindir. Nitekim, Hz. Allah, buna:”Herşeyin tafsilidir,” “ Herşeyin apaçık bir beyanıdır” âyetleriyle işaret buyurmuştur.
Kur'ân-ı Kerîm, hakikat ehline göre, bütün hakikatleri toplayan ledün ilminin de icmali, özetidir.
Hz. Ali derki: “Resûlullah Aleyhisselamdan işittim: 'Haberiniz olsun ki, birtakım fitneler zuhur edecektir!' buyurdu. 'Yâ Rasûlallah! O fitnelerden çıkış, kurtuluş nedir?' diye sordum. 'Kitabullahtır!
Çünkü sizden öncekilerin haberleri de, sizden sonrakilerin haberleri de, aranızdakilerin hükmü de ondadır. O hak ile bâtılı ayıran kesin bir hükümdür, şaka ve boş şey değildir.
Onu zorbalıkla bırakan kimsenin Allah boynunu kırar. Hidayeti, doğru yolu ondan başkasında arayanı dalâlete düşürür. O, Allah'ın en sağlam urganıdır! O, hikmetle dolu Kur'ân'dır! O, en doğru yoldur! 0 boş arzuların haktan saptı ram ayacağı, dillerin karıştırıp belirsiz edemeyeceği, ilim adamlarının duyamayacağı, çok tekrarlanmasından bıkılmayan, akıllan hayrette bırakan meziyetleri bitip tüken meyen bir kitabdır.
O öyle bir kitabdır ki, cinlerden bir zümre, onu dinledikleri zaman: 'Biz, gerçek, hayranlık veren bir Kur'ân dinledik ki, o hakka ve doğruya götürüyor.Bundan dolayı, biz de ona inandık...’ demişlerdir. Ona dayanarak konuşan, doğrulanır.
Onunla amel eden, ecre erer. Onunla hükmeden adalet eder. Ona davet eden doğruya ve doğru yola davet etmiş olur' buyurdu.”
Abdullah b. Mes'ud: “İlim isteyen, Kur'ân'ı eşelesin. Çünkü öncekilerin de, sonrakilerin de ilmi onun içindedir! Ben ne zaman size bir hadis haber versem, onun Kitabullah'ta doğrulayıcı delilini de haber verebilirim!” demiştir.
Abdullah b. Abbas da: “Eğer benim yanımda bir devenin diz bağları yitecek olsa, muhakkak onu da Yüce Allah'ın Kitabında bulurum!” demiştir.
Saîd b. Cübeyr de: “Bana Resûlullah Aleyhisselamdan hiçbir hadis erişmemiştir ki, onun doğrulayıcı delilini Kitabullah'ta bulmuş olmayayım!” diyor.
İmam-ı Şafiî de bir kere Mekke'de:
“İstediğinizi bana sorunuz! Kitabullah'tan onun cevabını size haber vereyim!” demişti.
Kendisine: “Arı sineğini öldüren ihramlı hakkında ne diyeceksin?” diye sorulunca, İmam-ı Şafiî: “Bismillâhirrahmânirrahîm, Peygamber size ne verdi ise onu alınız! Size neyi yasakladı ise ondan da sakınınız!” âyetini okumuş; “Huzeyfe b. Yeman'ın Peygamber Aleyhisselamdan bize rivayet ettiği hadiste: 'Benden sonra Ebu Bekir ve Ömer b. Hattab'a uyunuz!' buyurulmuş olup, Ömer b. Hattab'ın da ihramlının arı sineğini öldürmesini emrettiği haberi bize Târik b. Şihab'dan rivayet edilmiştir” diye cevap vermişti.
Ebu Bekir b. Mücâhid bir gün: “Âlemde hiçbir şey yoktur ki, Kitabullah'ta bulunmasın!” deyince, kendisine: “Öyleyse, Kur'ân'ın içinde nerede hanlardan bahsedilmiştir?” diye soruldu. O da: “'Meskûn olmayan ve içerisinde size ait meta bulunan beyitlere girmenizde size bir vebal yoktur' âyetindeki evlerden maksat, hanlardır” demiştir.
İbn Bürhan da: “Peygamber Aleyhisselam ne buyurdu ise, elbette o Kur'ân'da ya aynen vardır, ya da onun yakın veya uzak aslı vardır. Bu gerçeği ancak anlayışlı olanlar anlar, gözleri kapalı olanlar göremezler. Bunun gibi, onun her hükmündeki isabeti ve inceliği de, istekliler ancak görüşleri, çabaları ve anlayışları nisbetinde kavrayabilirler” demiştir.
Daha başkaları da: “Allah'ın anlayış verdiği bir kimse için, Kur'ân'dan bulup çıkarmayı mümkün kılmadığı birşey yoktur” demişlerdir.
İbn Fadl'a göre: “Kelâmullah'ın taşıdığı ilimlerin hakikatini ancak onun sahibi olan Yüce Allah ihata eder. Sonra da, Resûlullah Aleyhisselâm kavrar.
Cenab-ı Hakk'ın Kendisine tahsis ettiği ilimlerden başkasına ise, Resûlullah Aleyhisselamın dört halifesi ve büyük sahabisi Hz. Ebu Bekir, Hz. Ömer, Hz. Osman ve Hz. Ali ile İbn Mes'ud ve İbn Abbas gibi sahabileri varis olmuşlardır.
Bir gün, İbn Abbas'ın yanında ashabdan Huzeyfe b. Yeman bulunduğu sırada, adamın biri gelip İbn Abbas'a: “Yüce Allah'ın Şûra süresindeki 'Hâ mîm ayn sîn kâf sözünün tefsirini bana haber ver?” der.
İbn Abbas, adamın bu soruşundan hoşlanmaz, susar; ve sonra da, ondan, yüzünü başka tarafa çevirir. Adam sorusunu tekrarlar. İbn Abbas, yine cevap vermez ve yüzünü ondan başka tarafa çevirir. Adam üçüncü kez sorar. İbn Abbas yine ona cevap vermez.
Bunun üzerine, Huzeyfe b. Yeman: “Buna sana ben haber vereyim. Anladım ki, o bunu söylemek istemiyor!” diyerek, bunun: Ehl-i Beytten Abdulilâh veya Abdullah diye anılan bir zât hakkında nazil olduğunu; kendisinin Şark nehirlerinden bir nehir üzerinde kurulu, nehrin ikiye ayırdığı şehir (Bağdat) üzerinde yerleşeceğini; Yüce Allah'ın onların hâkimiyet ve saltanatlarının sona ermesine, devlet ve müddetlerinin kesilmesine izin verdiği zaman, üzerlerine geceleyin bir ateş salınacağına, sabahleyin sanki oradaki yerlerinde hiç bulunmamış gibi olacaklarına, yerlerini toplanan cebbar ve zalimlerin işgal edeceklerine işaret olduğunu söyler.
Bundan oniki asır önce, Hicrî 224 yılında doğan ve 310 yılında ölen İmam Taberî'nin tefsirine kaydettiği bu haber, hem Kur'ân-ı Kerîm'in ne kadar mucizevî, ilmî derinlikler taşıdığını, hem de Ashab-ı Kiramdan bazılarının bu derinliklerden ne kadar yararlandıklarını ve hatta müteşâbih âyetlerin tefsirl erine bile vâkıf olduklarını göstermeye yeter.
Filvaki, zamanımızda kral naibi Abdulilâh tarafından Bağdat'ta temsil edilen bu hanedanın, bir gece General Kâsım'ın yaptığı darbe ile yaylım ateşine tutularak, kadın erkek, çoluk çocuk hepsinin hayat ve saltanatlarına son verildiği görülmüştür.
İbnü'n-Nedîm (v: 378 H.) kendisinden önceki ilim adamlarından kimlerin Kur'ân-ı Kerîm'i tefsir ettiklerini; Kur'ân-ı Kerîm'in mânâları, müşkilleri, mecazlan, lügatları, lügatlarının garibleri, kıraat tarzları, noktaları, şekilleri, lamları, vakıf ve ihtidaları, maktu ve mevsulleri, elfâz ve mânâları, müteşâbihleri, mushaflandaki heceler, Kur'ân'ın cüzleri, Kur'ân'ın faziletleri, Kur'ân harflerinin Medinelilere, Mekkelilere, Kûfelilere, Basralılara, Şamlılara göre sayıları, Kur'ân'ın nâsih ve mensuhlan, âyet ve sûrelerin nüzul tarihleri, Kur'ân'ın hükümleri ve çeşitli mânâları., hakkında kimlerin hangi eserleri yazdıklarını uzun uzadıya açıklar.
Kur'ân-ı Kerîm müfessirlerinden Fahru'r-Râzî der ki: “Bir zamanlar, 'Yalnız şu Fatiha sûresinin ihtiva ettiği faide ve nefiselerden on bin kadar mesele çıkarılması mümkündür!' sözü dilimden çıkınca, bazı kıskançlarla birtakım bilgisizler ve inatçılar, beni de kendileri gibi isbatlayamayacağı iddialarda bulunur, söylediği sözü isbat kaydında bulunmaz adamlardan sandılar.
Şu kitabı [Mefâtihu'l-gayb] yazmaya başlayınca, Fâtiha'dan o kadar mesele çıkarılabileceğinin mümkün bulunduğunu göstermek ve uyarılabilecekleri uyarmak için şu önsözü düzenledim.”
Peygamberimiz Aleyhisselâm, bir hadis-i şeriflerinde:
“Bana Tevrat yerine es-Seb' verildi. Zebur yerine Meûn verildi. İncil yerine Mesânî verildi. Mufassallar da fazla olarak verildi” buyurmuştur.
Peygamberimiz Aleyhisselam, Übeyy b. Ka'b'a: “Sana ne Tevrat'ta, ne İncil'de, ne Zebur'da, ne de Kur'ân'ın diğer sûreleri arasında bir benzeri indirilmemiş olan bir sûre öğretmemi ister misin?” diye sordu.
Übeyy b. Ka'b: “Olur yâ Rasûlallah!” deyince, “Varlığım Kudret Elinde bulunan Allah'a yemin ederim ki; onun bir benzeri ne Tevrat'ta, ne İncil'de, ne Zebur'da, ne de Furkan (Kur'ân-ı KerîmJ'ın diğer sûreleri arasında indirilmemiştir! O, seb'u'l-mesânîdir. O, bana indirilmiş bulunan büyük Kur'ân'dır (Fatiha sûresidir)” buyurdu.
Hindli bilginlerden Süleyman Nedvî der ki: “Tevrat bir şeriat kitabıdır. Ahlâk ve mev'izalar muhtevî değildir. İncil ahlâk ve mev'izalarla doludur, fakat içinde şeriattan eser yoktur. Zebur kalbî münâcatlardan, ilâhîlerden, dualardan mürekkeptir, fakat diğer sıfatları haiz değildir.
Hz. Mesih'in İncil'i, güzel hutbeleri muhtevî olmakla beraber, insanları derin derin düşündürecek, insanların fikir ve nazarlarını açacak ufuklardan mahrumdur. Benî İsraillerin kitabları birçok ihbarlarla doludur, fakat onlarda hikmetin incelikleri, imanın sırları görülmez. Dünyada ancak ilâhî bir kitab vardır ki; şeriat, ahlâk ve mev'izalarla, dua ve münacat ile doludur ve bütün eski kitabların faziletlerini fazlasıyla toplamıştır.
Hitabelerin en kuvvetlisi, fikir ve nazarı açacak ufukların en genişi, inceliklerin ve hikmetin, iman ve amelin sırlarının hepsi bu kitabın içindedir.
Sonra, öteki semavî kitabların hepsi tahrif ve tağyire, çeşitli tercümelerle tebdile uğradığı halde; her türlü tahriften mahfuz ve masun kalan ve vahyolunduğu asıl lisan ile elde bulunan yegâne ilâhî kitab Kur'ân'dır.
Bu kitabın hiçbir âyeti, hiçbir kelimesi, hiçbir harfi, hiçbir noktası değişmemiştir.
Bu kitab, bu suretle, bekâsını kâtiplerin kalemlerine de medyun değildir. Çünkü, bu kitab her devirde yüzbinlerce mü'minin kalbinde, hafızasında menkuştur.
Kur'ân, dünyanın her tarafında aynı harfler, aynı harekelerle; bizzat Peygamber Aleyhisselam tarafından okunduğu gibi, bizzat Hz. Cibril tarafından vahyolunduğu gibi okunmaktadır… Diğer semavî kitablar hiçbir veçhile Kur'ân-ı Kerîmle kabil-i kıyas değildirler. Çünkü diğer kitaplar mânâ itibarıyla vahy-i ilâhî olduğu halde, Kur'ân hem lafzı, hem mânâsı cihetiyle vahy-i Rabbânîdir.
Halbûki Tevrat'ın ve İncil'in vahyolundukları diller, ölü diller sırasına geçmiş bulunuyor. Çünkü Tevrat'ın aslî dili olan İbrânice, Buhtunnassar'ın ateşleriyle yok olmuş ve Arâmî ile Süryânî dillerine tahavvül etmişti.
Birkaç asır sonra, Hz. Üzeyr, İbrânice'yi ihyaya teşebbüs etmişti.
İncil'e gelince; bugüne kadar onun hangi dille vahyolunduğu ve ilk önce hangi dille yazıldığı malûm değildir.
Hâlihazırda elde bulunan en eski İncil nüshası Yunanca ile yazılmıştır.
Hz. İsa'nın zamanında Filistin'de konuşulan dilin Yunanca olduğu muhakkak değildir.
Kur'an-ı Kerîm'e gelince; bu kitab lafzen ve ma'nen nazil olduğu dil ile mahfuz olan yegâne kitabdır”
Kur'ân-ı Kerîm, en iptidaî insanlardan en yüksek ilim ve fikir adamlarına, ticaretle uğraşanlardan hayatlarını zühd ve takva ile geçirenlere, fakirlerden zenginlere… kadar herkesi ilgilendiren, derece derece yükselten düstur ve esasları ihtiva eder.
Kur'ân-ı Kerîm, herşeyden evvel Allah'ın varlığını, birliğini, sıfatlarını, kudret ve azametini, rahmet ve mağfiretinin genişliğini, mahlûkatına sevgisini, Allah'a tevekkül ve itimadın, ibadet ve ubudiyetin, Allah'ın nimetine karşı şükrün gerekliliğini bildirir.
Namaz, oruç, zekât, hac gibi ibadetlerden, din ve diyanetten bahseder. Allah'a iman ve ibadet esaslarını tesbit ve talim eder. İmandan, iman edenlerden bahsederken, yararlı işlerde bulunmak kaydını ekler; imanın amel ile yararlı ve mükemmel olabileceğini öğretir.
Kur'ân-ı Kerîm, aile hayatından, karı ile kocanın karşılıklı hak ve vazifelerinden milletler arasındaki münasebetlere kadar, selamlaşmaktan evlere müsaade alarak girme âdabına varıncaya kadar, içtimâî- medenî hayatın her safhasını içine alan gerçek nizamın hayatî bütün kaidelerini gösterir, en güzel ahlâk düsturlarını öğretir.
Kur'ân-ı Kerîm beşer nev'inin bir erkekle bir kadından yaratılan bir aile olduğunu; sonra onların birbirleriyle bilişmeleri, tanışmaları için kabilelere, ailelere ayrıldıklarını; onlardan Allah katında en şerefli olanların Allah'tan en çok sakınan, yani Allah'ın tayin ettiği hak ve vazifelere en çok riayet edenler olduğunu; hangi millete, hangi kabileye, hangi sınıf ve mesleğe mensup olursa olsun, kadın erkek, zengin fakir., hiç kimsenin bundan başka bir imtiyaza sahip bulunmadığını bildirir.
Kur'ân-ı Kerîm taahhütlere riayeti, muâmelâtta dürüstlüğü, muhtaçlara yardımı, dargınların aralarını bulup düzeltmeyi, daima istikâmet ve adâlet üzere hareket etmeyi, işleri ehliyetli olanlara vermeyi, çalışmayı emr ve her habere inanmayıp onu araştırmayı tavsiye eder.
Kur'ân-ı Kerîm her hususta hayatî icablara göre hareket edilmesini, iyilik yaparken bile bunun gözönünde tutulmasını, herşeyin yerinde ve zamanında yapılmasını öğretir.
Af ile muamele olunmasını tavsiye ederken, bunun toplulukların huzurunu altüst etmesine meydan verdirmez. Tecavüzün, icabında ceza ile önlenmesini ister.
Kur'ân-ı Kerîm, birbirimize yardımda bulunurken, o yardımın bizi yoksulluğa düşürecek dereceye vardırılmamasını tavsiye; herkesin şahsî hürriyet ve haklarını kullanırken başkalarının haklarına tecavüz etmemesini tenbih eder.
Kur'ân-ı Kerîm, haset, fesat, zulüm, kin, hıyânet, iftira, yalan, hile, sûizan, adam çekiştirme, koğu-culuk, kibir, riyâ, hırsızlık, adam öldürmek, israf, pintilik…, gibi bütün kötülükleri; içki, kumar., gibi kötü itiyadları nehyeder.
Kur'ân-ı Kerîm gözü gönlü açık tutmayı, körükörüne hareket etmemeyi, düşünmeyi, yerleri ve gökleri ve aralarındakileri incelemeyi, ilim ve irfan sahibi olmayı, geçmiş milletlerin ve memleketlerin hallerini incelemeyi ve bunlardan ibret almayı tavsiye eder.
Kur'ân-ı Kerîm büyük-küçük, hayır-şer… İşlediğimiz bütün işlerin ortaya döküleceği, herkesin hesaba çekileceği çetin bir Hesap Gününün gelip çatacağını haber verir.
Hülâsa; Kur'ân-ı Kerîm beşikten mezara kadar insanları ilgilendiren her konuya temas ettiği gibi, istikbalde keşfedilecek veya keşfine çalışılacak birtakım ilmî, fennî gerçekler hakkında da açık veya kapalı beyanlarda bulunur.
Meselâ; güneş, ay ve semavî ecramdan her birinin birer felekte (yörüngede) yüzdüğü, her canlının sudan yaratıldığı, güneşin karargâhı, durak yeri için seyr ü cereyan ettiği, semalara muvazene kanununun koyulduğu, semanın ilk halinin gaz olduğu, bütün insan zürriyetinin Hz. Âdem'den zerreler (genler) halinde bulunduğu, semerelerin ilkah edici, aşılayıcı rüzgârlar vasıtasıyla husule geldiği, bazı hayvanlarda hususan arılarda görülen hârikulâde ince işlerin onlara Allah tarafından ilham edilmek suretiyle yaptırıldığı, yerde yürüyen, havada uçan hayvanların da insanlar gibi birer topluluk oldukları, yerde olduğu gibi göklerde de canlı varlıklar bulunduğu ve bunların bir gün biraraya gelecekleri, ruhu anlamaya insan ilminin yetmeyeceği, uzayın gittikçe genişletildiğ, cansız, dilsiz sanılan şeylerin de Allah'ı tesbih ve tahmid etmekte oldukları, fakat bunu insanların anlayamayacakları… daha birtakım konulara ondört asır önce işaret edilerek ilim-fen âlemine yeni inceleme ve araştırma ufukları açar. Kur'ân-ı Kerîm yalnız Müslümanlar tarafından değil, Müslüman olmayan insaflı birçok ilim adamları tarafından da incelenerek, lâyık olduğu takdir ve saygıyı görmüştür.
1 Suyûtî, İtkân, c:1, s:67 ↩ volver al texto
2 Buhârî, Sahîh, c:6, s:97 ↩ volver al texto
3 İbn Hacer, Fethu’l- Bârî, c:9, s:5-6 ↩ volver al texto
4 İsrâ: 88-89 ↩ volver al texto
5 Hicr: 94 ↩ volver al texto
6 Yûsuf: 80 ↩ volver al texto
7 Kasas: 7 ↩ volver al texto
8 Kâdı Iyaz, Şifâ, c:1, s: 215-216 ↩ volver al texto
9 İbn Hâcer, Metâlib, C:3, S:133 ↩ volver al texto
10 Suyûtî, İtkan, C:2,S:1028 ↩ volver al texto
11 Mâlik, Muvatta’, c. 2, s. 899 ↩ volver al texto
12 Nisa: 59 ↩ volver al texto
13 Buhârî, Sahih, c:6, s:97 ↩ volver al texto
14 Bedrüddin Aynî, Umdetu'l-kârî, c.19, s.13 ↩ volver al texto
15 İbn Hâcer, Fethu'l-Bârî, c.9, s.5. ↩ volver al texto
16 Hicr: 94 ↩ volver al texto
17 Yûsuf: 80 ↩ volver al texto
18 Kâdı lyaz, Şifâ, c. 1, s. 215-216 ↩ volver al texto
19 Yûsuf: 111 ↩ volver al texto
20 Nahl: 89 ↩ volver al texto
21 Râgıb, Müfredâtü'l-Kur'ân, s. 402 ↩ volver al texto
22 Cin:1-2 ↩ volver al texto
23 Heysemî, Mecmau'z-zevâid, c. 7, s. 164 ↩ volver al texto
24 Haşr: 7 ↩ volver al texto
25 Nûr:29 ↩ volver al texto
26 Suyûtî, el-İtkân, c.2, s. 125-126; Taberî, Tefsir, c. 25, s. 6; İbnü'n-Nedîm, Fihrist, s. 56- 65 ↩ volver al texto
27 Fahru'r-Râzî, Tefsfru'l-kebîr, c. 1. s. 3 ↩ volver al texto
28 Bakara, Âl-i İmran, Nisa, Maide, En'am, A'raf, Yunus sûreleri ↩ volver al texto
29 Tevbe, Nahl, Hûd, Yusuf, Kehf, Benî İsrail (jsrâ), Enbiya, Tâhâ, Mü'minûn, Şuarâ, Saffat sûreleri ↩ volver al texto
30 Yüzden az âyetli olan 42 sûre ↩ volver al texto
31 Yüzden az âyetli sûrelerden sonra gelen ve “mufassal” diye anılan 60 kısa sûre ↩ volver al texto
32 Ahmed b. Hanbel, Müsned, c:4, s:107 ↩ volver al texto
33 Tirmizî, Sünen, c. 5, s. 155-156 ↩ volver al texto
34 Süleyman Nedvî, İslâm Târihi, c. 4, s. 1575-1577 ↩ volver al texto
35 Enbiyâ: 30-33 ↩ volver al texto
36 Yâsîn: 38) ↩ volver al texto
37 Rahmân: 7 ↩ volver al texto
38 Fussilet: 11 ↩ volver al texto
39 A'raf 173 ↩ volver al texto
40 Hicr: 22 ↩ volver al texto
41 Nahl: 68-69 ↩ volver al texto
42 En'âm: 38 ↩ volver al texto
43 Şûrâ: 29 ↩ volver al texto
44 İsrâ: 85 ↩ volver al texto
45 Zâriyât: 47 ↩ volver al texto
46 İsrâ: 44 ↩ volver al texto
47 M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Işık Yayıncılık: C:7-8,s:841-849 ↩ volver al texto
Fuente: Herkul.org · Necdet İçel