MU’CİZELER PEYGAMBERLERİN TEBLİĞİNE VESİLEDİR
Peygamberlerin gönderilişinin ana gayesi tebliğdir. Kur’ân-ı Kerîm de ısrarla; “Peygamberlerin üzerlerine düşen şey sadece tebliğdir…” ferman-ı Sübhanisi vardır.
Peygamberlerin tebliği kabul ettirebilmesi için peygamber olduğunun muhataplarınca kabul edilmesi gerekmektedir. Hal ve hareketlerinin sıdkına ve peygamberlerine delalet etmesi ile beraber, mu’cizeleri de O’nun peygamberliğinin işaretleri ve ispatlarıdır.
Onun içindir ki kelâmcılar, “mu’cize olmaksızın bir peygamberin sözünü tasdik etmek vacip değildir. demişlerdir.
Hal böyle olunca her peygambere, kendisine inansınlar diye mu’cizeler verilmiştir. Kur’ân-ı Kerîm de bu hususa işaret eden çok âyeti kerimeler vardır.
Efendimiz aleyhisselâm da şöyle buyurmuşlardır “hiçbir peygamber yoktur ki kendisine insanların inanacağı kadar âyet (mu’cize) verilmemiş olsun.”
Efendimiz aleyhisselâm insanlara herhangi bir hususta tebliğ de bulunacağı zaman:”Ben Allah’ın elçisiyim, bunda yalan yoktur. İşte doğruluğumun delili… diyordu
Hz. Allah, kendi varlık ve birliğini apaçık bir surette kâinattaki cârî kanunlar ve cebrî mu’cizeler ile bildirdiği gibi, peygamberlerin de peygamberliklerini onların elinden meydana gelen mu’cizeler ile delillendirmiş ve bizlere anlatmıştır.
Mu’cizelerin gösteriliş gayesi, peygamberlerin doğruluğunu ispattır. İnsanlar peygamberlerin doğruluğunu kabul etmelidirler ki, tebliğ adına anlattıkları dinin bütününü kabul edebilsinler. Ayet-i kerimeler ve hadis-i şeriflerin her peygamber hakkında ifade ettikleri mana, hep bu iddiayı ispat etme noktasında düğümlenmektedir.
Bir peygamberin, inkarcıların isteği üzerine ve bu şartlar altında mu’cize göstermesi, kendi doğruluğunun ispatıdır. Bu şuna benzerki; Belirli ilaçlar ile hastaları tedavi edenin tabib olduğunun anlaşılması gibi, mu’cize gösteren bir zatın da peygamber olduğu anlaşılacaktır. Yalancı peygamber ile hak peygamber arasında ki en önemli husus da iddiasına uygun mu’cize gösterip gösterememesi hususudur.
Peygamberlerin gösterdiği mu’cizeler insanlara iman telkin etmez, doğrudan doğruya bir tebliğ değildir. Ancak gösterdiği mu’cizeler ile insanlar düşünmeye başlar ve peygamberin anlattıklarının hak olduğu kanaatine vararak anlattıklarını kabul ederler böylece mu’cize asıl değil, hakikatin kabullenilmesinde birer vesileden ibarettir.
Müşrikler de peygamberlerden mu’cize istemişlerdir. Bu mu’cizeler karşısında bazıları inanıp bazıları da “sihir” deyip geçmişler ve peygamberi kabul etmemişlerdir. Tam kabul etmeseler bile, mu’cizeler sayesinde mutlak küfürleri meşkuk (şüphe) küfüre dönüşmüştür.
Kureyş müşrikleri, peygamberimiz aleyhisselamdan mu’cize istedikleri vakit şu şekilde cevap verilmesi istendi: “De ki: Size benim yanımda Allah’ın hazineleri var demiyorum. Ben gayb-ı bilmem. Size, hakikat ben bir meleğim de demiyorum.” “Binaenaleyh, yahut semaya çıkasın diye beşerde adet olmayan güya göğe çıkma gibi harikulade fiilleri bana iletmeye veya benim meleklerde bulunmayan yemek, içmek gibi beşeri özelliklerimi risaletime engel kabul edip ‘Bu,nasıl peygamber ?(Bizim gibi) yemek yiyor; çarşılarda yürüyor’ demeye de hakkınız yoktur.
Müşriklerin her istediği mu’cizeleri Allah’ın izni ile peygamberlerin gösteremeyeceği, yapamayacağı mu’cizeler değildir. Peygamberler bunları yapmış olsa, müşrikler, O’na ya, “Sihirbaz diyecekler ve yine O’na inanmayacak, yahut inanacaklar fakat, O’na bir takım ilâhî sıfatlar vereceklerdir. Bu iki hareket de islâmın ruhuna aykırıdır. Onun içindir ki Efendimiz aleyhisselâm müşriklerin her mu’cize göster teklifini, taleplerini kabul etmemiştir.
Peygamberler zamanında mu’cizelere ihtiyaç duymadan iman edenler olduğu gibi, mu’cize gördükten sonra iman edebilenlerde vardır. Bununla beraber, birçok mu’cizeyi gördüğü halde inanmayanların sayısı az da değildir.
Hiç mu’cize görmediği ve istemediği halde inananların başında Hz. Hatice vardır. O, Efendimiz aleyhisselâma şahsında gördüğü, sıdkını (doğruluğunu) yeterli görüyordu. O’nun insanî halleri Hz. Hatice validemizi ikna etmesi ve inanması için yeterli idi.
Hz. Ebubekir, Hz. Ömer, Hz. Osman, Hz. Ali (Radyallahu anhum) ve sahabe-i kiramdan pek çokları herhangi bir mu’cize görmeden ve Efendimiz aleyhisselâmdan talep etmeden iman etmişler ve Efendimiz aleyhisselâmın doğruluğu onlar için yeterli olmuş idi. Onlar Hz. Peygamber aleyhisselâmın örnek ahlâkından nasiplerini almış ve iman etmiş idiler.
Bizans hükümdarı Herakliyus, Ebu Sufyan’dan peygamberimiz aleyhisselamın doğruluğu, ibadeti ve ahlakı hakkında bilgi alınca herhangi bir mu’cize görmeden Efendimiz aleyhisselamın nübüvvetini tasdik etmiştir.
Necaşî’nin durumu da bundan farklı değildir.
Mu’cizeye ihtiyaç duymadan iman edenlerin yanında mu’cize sebebi ile iman edenler az değildir. Bunlar mu’cize vasıtası ile hakikate ulaşmış ve Efendimize, O’nun getirdiklerine iman etmişlerdir.
Bir sefer de Resûl-i Ekrem aleyhisselatü vesselâmın yanına bir bedevî geldi. Efendimiz aleyhisselâm ona: “nereye gidiyorsun?” dedi. Adam: “Ehlime” dedi. Yine Efendimiz aleyhisselâm o bedevî adama: “Daha iyi bir haber istemiyor musun ?” dedi. Bedevi: “Daha iyi haber nedir?” diye sordu. Efendimiz aleyhisselâm: “Allah’tan başka ilah bulunmadığına, O’nun tek olduğuna, şeriki olmadığına, Hz. Muhammed’in de O’nun kulu ve elçisi olduğuna şahidlik etmendir.” dedi. Bedevî Efendimiz aleyhisselâma: “Bu şehadete şâhid nedir ?” diye sordu. Efendimiz aleyhisselâm: “Vadi kenarında ki ağaç şâhid olacak.” Abdullah ibn Ömer derki: O ağaç yerinden sallanarak çıktı, yeri şak etti, geldi; tâ Resul-ü Ekrem aleyhisselatü vesselâmın yanına. Üç def’a Resul-i Ekrem aleyhisselatü vesselam o ağacı iştihşah etti. Ağaç da sıdkına şahadet etti. Emretti yine yerine yerleşti.
Bir gün kadının biri seyehatında peygamberimizin parmaklarından su aktığını görmüş ve bu hadiseyi kavmine haber vermişti. Bunun üzerine kabilesi Müslüman olmuştu.
Diğer taraftan, gösterilen mu’cizeler, -imana istidadı olanların dışında- diğer inkarcılar için dünyada ve ahirette Allah’ın azabını tadmalarına bir vesile olmaktadır. Bu hususta da çok misaller verilebilir.
∞∞
1 Maide: 80,97,99 ↩ volver al texto
2 Curcânî, Ta’rifât; s:98 ↩ volver al texto
3 Bakıllânî, İ’cazu’l-Kur’an, s:251 ↩ volver al texto
4 Âl’i İmran:49; A’raf:73, Yunus:20, Taha:22; Hûd:28; Mâide:110; Fâtır:25; Kasas:32 ↩ volver al texto
5 Buharî, Fedâilu’l-Kur’ân:1 ↩ volver al texto
6 Kemal b. Ebi Şerif, el-Müsamere, s:206 ↩ volver al texto
7 En’âm:50 ↩ volver al texto
8 İsra:93 ↩ volver al texto
9 Furkan:7 ↩ volver al texto
10 Tûr:29 ↩ volver al texto
11 Nedvî, Asr-ı Saâdet (İslâm Tarihi), c:3, s:1347 ↩ volver al texto
12 Buharî, Bed’u’l-Vahiy, 3 ↩ volver al texto
13 Nedvî, Asr-ı Saâdet (İslam Tarihi), c:3, Syf:193 ↩ volver al texto
14 Müslim, Sahih, el-Cihad:73 ↩ volver al texto
15 Beyhakî Delâili’n- Nübüvve; c:6, s:14-15 ↩ volver al texto
16 Buhari, el-Menâkıp:25 ↩ volver al texto
Fuente: Herkul.org · Necdet İçel