MU’CİZE TARİFİNDE Kİ İHTİLÂFLAR
İslâm âlimleri, nübüvvetin ispatı ve peygamberin tasdik edilmesinde mû’cize göstermenin konumunu tartışmıştır. Ehl-i sünnet âlimlerine göre sağduyulu kimseler gerçek peygamberî söz, fiil ve güzel hasletlerinden tanıyabilirlerse de peygamberlere karşı inat eden ve kibir gösteren inkârcılar için mû’cizeden başka çare yoktur, zira onlar ancak bu sayede sorumlu olabilir.
Mu‘tezile kelâmcılarına göre ise peygamberin tanınmasında mû’cize herkes için gereklidir. İlâhî elçilikle görevlendirilen kimsenin nübüvvet öncesinde ahlâklı, doğru sözlü ve güven telkin edici olması peygamberlik için yeterli sayılmaz, bu özellikler mû’cizenin zuhurundan sonra delil yerine geçebilir. Peygamberlik iddia eden kimsenin doğruluğunun bilinmesinde hidayet mû’cizeleri asıl, diğer delil ve alâmetler ise destekleyici unsurlardır
Kelâm âlimleri, mûcizenin peygamberin doğruluğuna delil oluşunu görünmeyenin görünene kıyas edilmesi (kıyâsü’l-gâib ale’ş-şâhid) yoluyla açıklar. Çünkü Allah’ın, elçisini doğrudan ve herkesin duyacağı şekilde tasdik etmesi kulun özgürlüğü ve ilâhî imtihanla bağdaşmadığı gibi ontolojik açıdan da mümkün değildir. Söz konusu tasdik ancak fiil yoluyla gerçekleşir, bu da mû’cizeden ibarettir.
Şartlarına uygun biçimde meydana gelen mû’cizenin nebînin doğruluğunu kanıtlaması bazı kelâmcılara göre zorunlu bilgi niteliğindendir; kelâmcıların çoğunluğu ise mû’cizenin istidlâlî bilgi ifade ettiğini kabul eder. Mû’cizeyi zorunlu bilgi niteliğinde görenlerin bu sonuca istidlâlle ulaştığı dikkate alınarak çoğunluğa ait görüşün daha isabetli olduğu söylenebilir.
Hz. Muhammed’in asıl mû’cizesi Kur’ân-ı Kerîm olmakla birlikte kendisine ayrıca hidayet mû’cizesi verilip verilmediği hususu tartışılmıştır. Âlimlerin çoğunluğuna göre Resûl-i Ekrem’e de hissî mû’cizeler verilmiştir. Ayın yarılması, Bedir Savaşı’nda meleklerin müslümanlara yardım etmesi, Peygamber’in attığı bir avuç kumun düşmanların gözüne isabet etmesi hadiseleri Kur’an’da zikredilen hissî mû’cizelerdendir.
Resûlullah’ın az yemekle birçok insanı doyurması, az suyu çoğaltması, elindeki taşların Allah’ı zikretmesi, bazı hayvanların onunla konuşması, çağırdığı ağacın yanına gelmesi olayları da hadis ve siyer kaynaklarında nakledilen hissî mû’cizelerindendir.
Muhammed Esed ve İzzet Derveze gibi âlimler ise geçmiş peygamberlere verilen hissî mû’cizelerin Resûl-i Ekrem’e verilmediğini ileri sürerler.
Kur’ân-ı Kerîm’de yer alan mû’cize taleplerine karşı ortaya konan olumsuz tavır bunun en açık delilidir. Zira Kur’an’da inkârcıların hissî mû’cize isteklerine karşılık Hz. Peygamber’in beşerî özelliklerine, sadece tebliğle görevli bulunduğuna, iman etmek istemeyenlere bu tür olayların fayda vermediğine dikkat çekilmiş, akıl ve sağduyu sahibi kimseler için Kur’an’ın yeterli sayılacağı vurgulanmıştır.
Daha çok siyer, şemâil, delâilü’n-nübüvve ve hasâisü’n-nebî türü eserlerde Resûl-i Ekrem’e nübüvvet öncesi döneme ait bazı fevkalâdelikler nisbet edilmektedir. Ancak kelâm âlimleri sözü edilen nakillerle istidlâlde bulunmamıştır.
Hadis literatüründe rivâyet edilen hissî mû’cizeler ise âhad haberlerdendir ve kesin bilgi ifade etmez, sadece haber değeri taşır. Bütün insanlara hitap eden İslâmiyet’in delili her zamanda ve her mekânda geçerli bir nitelik taşımalıdır, bu da Kur’ân-ı Kerîm’dir.
Öte yandan Hz. Peygamber’in elinde bazı hârikulâde olaylar zuhur etmişse de bunlarla nübüvvetin ispatı amaçlanmamıştır. Yemeğin bereketlenmesi ve suyun çoğalması gibi hadiseler müslümanların imanını arttırmaya ve onları gönül huzuruna kavuşturmaya yönelik ilâhî lütuflardır.
Geçmiş peygamberlerin nübüvvet delilleri daha ziyade duyularla algılanabilen fevkalâdeliklerden meydana gelirken Hz. Muhammed aleyhisselam’da bu delil Kur’an mû’cizesine dönüşmüştür. Önceki peygamberlerin tebliği kendi toplumlarının şartlarıyla sınırlıydı. Onlar, düşünce bakımından henüz olgunluk dönemine ulaşmamış insanlara hitap ettiklerinden somut olaylara dayanan mû’cizeler göstermiştir. Kur’an ise olgunluğa ulaşılıp hissî mûcizelere ihtiyaç duyulmayan bir çağda vahyedilmiştir. İnsan zihninin kaydettiği tekâmül, hârikulâde olaylara iltifat etme ihtiyacını ortadan kaldırmış, onun yerine evrende hâkim mükemmel düzeni görüp incelemeye ve buradan hareketle Allah’a ulaşmaya sevkeden derin muhtevalı Kur’an yeterli görülmüştür.
∞∞
1 Bediüzzaman Said Nursi; Mektubat, s: 87 ↩ back to text
2 Câhiz, Hucacu’l- nübüvve, c:3, s:265-267 ↩ back to text
3 Mâtürîdî, Kitabü’t-Tevhid, s: 47-49 ↩ back to text
4 Kâdî Abdülcebbâr, el-Muğnî, c:15, s:161 ↩ back to text
5 İbn Fûrek, Mücerredü’l-Makâlât, s:176-177 ↩ back to text
6 Âl-i İmrân:122-123; Enfâl:9-10 ↩ back to text
7 Enfâl: 17 ↩ back to text
8 Buharî, Tefsiru Sure, (33-8); Müslim Nikâh, 94-95 ↩ back to text
9 Buharî, Vudu’,32; Müslim, Fezâil, 5-6 ↩ back to text
10 Beyhakî, Delâili’n- Nübüvve; c:6; s:64 ↩ back to text
11 Buharî, Enbiya,54; Müslim, Fezailü’s-Sahabe,13 ↩ back to text
12 Buharî, İstiskah, 3,6,10,12,13,21; Müslim İstiskah,8-10 ↩ back to text
13 İsrâ:59; Ankebût:50-51 ↩ back to text
14 Halil İbrahim Bulut, Kur’ân Işığında Mu’cize ve Peygamberler s:195 ↩ back to text
15 Bekir Topaloğlu, İslamda İnanç Esasları, s:176-180 ↩ back to text
Source: Herkul.org · Necdet İçel